Hakikati Söylemle Heba Etmek

İnsanların zamana ve duruma göre oluşan alışkanlıkları olur. Alışkanlıklar günlük hayata büyük kolaylıklar sağlarlar. Ama olumsuz yönlerini de gözardı etmemek lazım. Bilindiği gibi, her nimetin bir de külfeti var. Önemli olan, nimet ve külfet kefelerinde terazinin topuzunu kaçırmamak.

Şu anki alışkanlıklarımızdan biri de artık internettir. Ben de sabah kalktığımda internete girer, kaba hatlarıyla olup bitenlere bir göz atmaya çalışırım. Bütün olup bitenlere bir göz atmak, ona göre bir ayıklamaya gitmek pek mümkün olmaz. Bunun için kendimce bazı filtreler oluşturmuşum. Bu filtrelere göre gündemden kopmamaya çalışıyorum.

Dün sabah internete bağlandığımda, Diyanet Işleri eski başkanı Sayın Mehmet Görmez’in bir konuşmasının sık sık paylaşıldığını fark ettim. Sadece bir göz gezdirmekle yetindim, çünkü hazırlanıp işe gitmem gerekiyordu. Bir de söyledikleri duymadığım şeyler değildi. Ama derli toplu sunulmuştu. Facebook’ta paylaşımı yapan ve altına yorum yazanların çoğunun bu tespitleri ilk kez söylenmiş gibi algılayıp heyacanlı bir uslupla yorumlamaları dikkatimi çekti.

Bir arkadaşın Whatsapp üzerine bu konuşmanın özetini yazılı bir şekilde benimle paylaşması beni tekrar konunun içine çekti. Bu vesileyle internete girip konuşmanın hepsine ulaşmaya çalıştım. Bu esnada konuşmanın yapıldığı platformun ismi dikkatimi çekti. Daha önce duymuş olsam da „Anadolu Buluşmaları“ hakkında bir bilgiye sahip değildim. Meğer bu sene 13. sü yapılıyormuş. Daha sonra Mehmet Görmez’in konuşma yaptığı resminin arkasındaki program isminin İngilizce ve Arapça yanında Kürtçe de verilmesi dikkatimi çekti. Yıllarca yok sayılan, yasaklanan, recm edilen bir dilin uluslararası bir programda kullanılması, elbette ki büyük bir gelişme. Aslında ölümü görüp de vebaya razı olan bir memnuniyetlik bu. Ama vebanın memnuniyetlik oluşturacak bir durum olmadığını sağlıklı düşünen her insanın kabul edeceğini öngörüyorum.

Dikkat ederseniz sempozyumun Türkçesi „İslam Dünyası“ iken Arapça ve Kürtçesi „İslam Alemi“dir. Oysa Türkçede de pek ala „İslam Alemi“ başlığı kullanılabilinirdi. Bunun kullanılmaması Türkçe’nin zamanla geçirdiği değişimin algıda meydana getirdiği değişime bir örneklik teşkil ediyor. Bu değişimin bir de anadillerinden koparılıp günlük konuşma dilleri türkçeleştirilen kürtlerde oluşturduğu etkiyi düşünün. Bu durumda söylemek istediklerini ifade etmede ve ifade ettiklerinin anlaşılmasında ne kadar karışıklık yaşadıklarını anlamaya çalışın. Çoğu bunun farkında bile değil, sorunu alakası olmayan yerlerde aramakta ya da alakası olmayan yerlere yönlendirilmekte. Bu kavram kargaşasına binaen sayın Görmez haklı olarak „İslam Dünyası“ nitelemesine itirazda bulunuyor. Eğer günlük Türkçe’de Islam Alemi ifadesi hala güncel olmuş olsaydı, böyle bir itirazda bulunma gereği de duymamış olacaktı.

Bu girişten sonra Mehmet Görmez’in konuşmasına binaen önemli gördüğüm bazı noktalar hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Internette indirdiğim yazı[i] özetinin başlığı şu şekilde: „Mehmet Görmez, İslam Dünyasının Serencamını Anlattı: Vahdet ve Ümmet Dersi Verdi…“

Islam âleminin nasıl paramparça olduğunu, ulus devlet anlayışının müslümanlara nasıl dayatıldığını her birimiz az çok biliyoruz. Sayın Görmez konuşmasında Islam Birliği Teşkilatının 57 üyeden oluştuğunu belirtiyor. Anlayacağınız günün ulusalcı anlayışına göre kendisini dizayn etmeye çalışan 57 ülke ve bu ülkelerin tahrip ettikleri tarihi doku.

Başka yerlere gitmeden Türkiye örneğini göz önünde bulunduralım. Bu coğrafyada devlet eliyle oluşturulan Ulusalcılık/Türkçülük başlangıcı konusunda farklı tarihler verilse de Anadolu‘nun kadim halklarını uluslaştırma projesinin resmi bir proje olduğuna itiraz edenin olacağını sanmıyorum. En azında aklı başında bir itiraz olacağına ihtimal vermiyorum. Bu resmi proje farklı muhalif gruplar tarafından Kemalizm’e mal edilmiş olsa da zamanla sağcısı ve solcusu, dindarı ve dinsizi tarafından içselleştirilip savunulduğu da artık gözden kaçmıyor. Başka dilleri konuşan Türkiye’deki farklı halk gruplarının Türkleştirmeye itirazları olmuş olsa da Kürtlerin itirazları kadar aşikâr olmadılar, zamanla örtbas edildiler. Kürtler büyük bir yekûnu tuttukları için bütün resmi saptırmalara rağmen bu itirazlarını hala dillendiriyorlar. Şu anda yapılmaya çalışan, benim gördüğüm kadarıyla onların tarihteki itirazlarını da ört bas etme çabası. İtirazlarının kaale alınmak istenmeyip kem kümlerle geçiştirilmeye çalışılması bunu gösteriyor. PKK sebep gösterilerek sorun her defasında mahkum ediliyor. Sanki PKK’yı oluşturan devletin inkar politikası değilmiş de, PKK’nın oluşturduğu bir sorunmuş pişkinliği işin cabası. Bir sorun ne kadar sürüncemede bırakılırsa onun istismari de o kadar ihtimal dahilinde olacaktır.

Mehmet Görmez konuşmasında „Kur’an’ın bizim için seçtiği kavram İslam ümmetidir. Vasat ümmet, dünyanın mihveri, yani kâinatın merkezi, yani insanlığın etrafında dolaştığı, örnek olduğu, adaleti ayakta tutan demektir“ diyor.

Son yıllarda T.C. Devleti’nin en yetkili kişileri bu söylemlerin arkasına sığınarak halkın, özellikle de dindar kesimin kendilerine destek vermelerini talep ediyorlar. Mehmet Görmez’in sözünü ettiği Dünya Açılımı’na desteği de bu söylemin bir uzantısı olarak halka yansıtmaya çalışıyorlar.

Bu anlamda zihnimde şu sorular beliriyor. Kur’an’ın müslümanlar için seçtiği İslam Ümmeti yerine Türk Milletini yerleştiren ve bu çerçevede milyonların anadilini iğfal ederek zihinlerini allak bulak eden zihniyete Türkiyeli Müslümanların sessizliğini nasıl anlamalıyız? İnançları gereği adaleti ayakta tutması gereken bu vasat ümmet nerede? Bu ümmet kendi sınırları içerisinde adaleti gözetmiyorsa sınırları dışındakilere vatettiği adalet gerçekte ne kadar adalettir?…

Mehmet Görmez, „Bizi birleştiren lailahe illallah Muhammedün Resulullah’tır. Gerisi teferruattır. Bizi birleştiren tevhittir, adalettir.“ diyor. Her müslümanın sahip çıkması gereken tesbitler. Ümmet anlayışı da bunu gerektiriyor. Ama her ifade pratiğe yansımasıyla anlam kazanır. T.C. Devleti’nin politikası Ittihat ve Terakki iktidarından günümüze kadar „Ne mutlu Türküm diyene, mesele vatan olunca gerisi teferruattır sözleriyle Türk olmakta birleştiriciliği oluşturmaya çalışıyor. Bu stratejinin mantığı gereği de insanları Türkleştirmek için her türlü imkânı devreye sokuyor. Bunu mutlak doğru kabul ettiği için de her türlü itirazı vatanı ve milleti bölme, dış güçlerinin oyununa gelme şeklinde yaftalayıp her türlü zülme başvurmayı ülke bütünlüğü adına bir hak olarak görüyor.

Bizler bunu uzun süre Kemalist ve Milliyetçi söyleme mal edip dindarların bu söylemden muaf olduğunu varsaydık. Son yıllardaki gelişmeler bunun doğru olmadığını bize gösterdi ve göstermeye devam ediyor. Dindar kesimin geliştirdiği tavırlar bu gerçeği güngeçtikçe daha da aşikar kılmaktadır. Ümmet söylemine sahip dindarlar, devletin ulusalcı ve milliyetçi söylemlerine itirazlarını yükseltme yerine şu ya da bu sebeple sessizliklerini derinleştirmek ve yeri geldiğinde devlet söylemine arka çıkmayı yeğliyorlar. Bundan dolayı Mehmet Görmez’in konuşmasındaki güzel tespitler pratikte pek karşılığı olmayacak ve kısa bir süre sonra unutulup gidecektir. Bu tespitlerin teoride oluşturduğu heyecan kısa bir süre sonra sönmeye yüz tutacaktır.

Sizler Mehmet Görmez’in „Bizim bugün asıllara, ilkelere, sabitelere dönmemiz gerekiyor.“ tespitlerini nasıl anlayacaksınız bilmem, ama ben Türkiye’deki müslümanların İslam inancı gereği mevcut Türkçü devlet politikasına itiraz olarak anlamaları gerekir kanaatindeyim. İslam’ın aslı, ilkesi, sabiti tevhittir, adalettir. Tevhid ilkesi gereği Allah’tan başkasından boyun eğmememiz gerekir. Adalet ilkesi de kendi nefsimiz için istediğimizi kardeşimiz için de istemeyi gerektirir.

Nihayet bilge insan merhum Aliya İzzetbegoviç bunu şu şekilde özetlemekte: „Islam, kanunlarına, emir ve yasaklarına, beden ve ruhtan talep ettiği gayrete göre değil; bunun hepsini kapsayan ve aşan bir şeye göre, marifetin bir anına, ruhun zamanla yarışma kuvvetine, varoluşun getirebileceği her şeye tahammül etmeye, rızaya, yani tek kelimeyle Allah’a teslimiyetin hakikatine göre öyle adlandırılmıştır.”[ii]

Türkiye’deki müslüman kardeşlerime tavsiyem şu: Bu prensipler pratikte ayaklar altına alındıktan sonra bir süper dünya devleti olabilirsiniz, bugünkü ABD’nin konumuna da gelebilirsiniz, ama islami ilkelerin gözetildiği bir devlet olamayacaksınız. Bu durumda, söylemlerinizin kofluğundan dolayı hakikat yüzünüze çarpacak. İslam Dini’ni kendi kof emellerinize alet etmekten dolayı ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaksınız. Bu şartlarda dünya devleti olmanızın hiç bir manasının olmadığına inanmazsanız müslümanlığınızın da bir manası kalmıyacaktır.

Mehmet Görmez’in „Bugün İslam ümmetinin İslam ufku daralıyor. Kur’an ve sünnet üzerinden yeniden bir kardeşlik sözleşmesi yapmamız gerekiyor… Umut olmak yetmiyor, umudun karşılığını vermek gerekiyor. Umudu yeşertmek yetmiyor, umudu ulu çınarlara taşımak gerekiyor.“ söylemini yukarıda belirttiğim iki prensip çerçevesinde içselleştirip pratiğe yansıtmadıkça bir anlam ifade etmez kanaatindeyim.

Mehmet Görmez „Afrika’ya gitmek istiyorsanız kendi takkenizi, kendi cübbenizi, kendi hastalıklarınızı taşımayın. Oraya ilim, hikmet ve ahlak taşıyınız.“ ifadesinde şu cümle eksik bence: “Ama Afrika’ya gitmeden önce bu özelliklerinizi Kürdistan’da test ediniz.” Çünkü yakınlarından başlamak islami ve insani bir prensiptir.

Boş söylemlerimizle hakikatı heba etmeye hakkımız yok ve vebali çok ağır.

Hasan Polat, Stuttgart, 09.08.2018

 

[i] http://www.ekrangazetesi.com/haber/14448/mehmet-gormez-islam-dunyasinin-serencamini-anlatti-vahdet-ve-ummet-dersi-verdi.html

[ii] Aliya İzzetbegoviç: Doğu ve Batı Arasında İslam. Çeviren: Salih Şaban. İstanbul, 19. Baskı, 2017, sayfa: 361

 

Reklamlar

BAZI ANADİLLER DAHA EŞİTTİR!

2008 yılında Sayın Recep Tayyip Erdoğan T.C. Başbakanı olarak Almanya’nın Köln şehrinde „asimilasyon insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur“ dediğinde kulaklarıma inanmamıştım. Çünkü bunu kuruluşundan bugüne Türk asıllı olmayan vatandaşlarına karşı asimilasyonu temel bir politika edinen bir ülkenin başbakanı söylüyordu. Bu açıklamadan sonra R.T. Erdoğan‘ın T.C.‘nin geçmişteki asimilasyon politikaları üzerine de birşeyler söylemesini bekledim. Ses çıkmadı. Bu arada sohbet ettiğim türk asıllı arkadaşlarıma böyle bir beklentimin olduğunu söylediğimde garipsediler; bir anlamda bu gereği niye duyuyorsun gibi bir tavır takındılar. Bunu anlamam için yılların geçmesi gerekecekti.

Sonra 6. Haziran 2017 tarihinde Almanya’da çıkan „Die Zeit“ haftalık gazetesinin 28. sayısında Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile bu kez T.C. Cumhurbaşkanı olarak bir röportaj yapılmıştı. Röportajda asimilasyonla ilgili sorular da vardı. Röportajdaki bu bölüm soru ve cevaplarıyla aşağıdaki gibidir.

„Soru: 2008 yılında Köln’de asimilasyon insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur, dediniz. Bugün bu sözünüzü geri mi alacaksınız yoksa yumuşatacak mısınız?

Cevap: Hayır, aynısını tekrarlarım. Uyum biraz farklıdır. Ben uyum için, hayır asimilasyon için söyledim.

Soru: Asimilasyondan ne anlıyorsunuz?

Cevap: Öyle ki insanların kişiliği değiştiriliyor. Ki onlar dininden, dilinden vazgeçiyorlar. Bu bir insanın kişilik ve şahsiyetinin değiştirilmesi demek. Biz buna evet diyemeyiz. Ama biz de uyum taraftarıyız. Bu türklerin kendilerini alman toplumuna uyumlu hale getirmeleri demek. Öyle ki almancayı mümkün olduğunca iyi öğrenecekler, kendilerini geleneklere uyumlu hale getirecekler. Fakat bütün bunları yaparlarken kendi dillerini, adetlerini, dinlerini unutmamalılar. Ve bizim Almanya’daki vatandaşlarımız bunu böyle de yapıyorlar.“

20 Mayıs 2018’de Sayın R. T. Erdoğan Saraybosna’da yaptığı konuşmada da yine ana dilin önemini ve gerekliliğini dile getirdi. „Ana dilinizi konuşmazsanız yok olursunuz“ dedi. Ve Sayın Erdoğan geçen hafta seçim vesilesiyle babamın posta kutusunda çıkan mektubunda da „Çocuklarımızın anadilini, dinini, kültürünü öğrenmesi için binlerce öğretmen ve din görevlisini yurt dışında görevlendirdik“ yazmıştı.

Yukarıda Recep Tayyip Erdoğan’ın asimilasyona olan sert tepkisinin bir gereği olarak T.C.‘nin Türk asıllı olmayan vatandaşlarına uyguladığı acımasız asimilasyona bir yollama yapma beklentimi dile getirmiştim. Bu beklentimin garipsenmesini ve gereksiz görünmesini anlamadığımı da vurgulamıştım. Peki siz olsaydınız bütün bu söylenenleri nasıl anlayacak ve nasıl bir beklenti içine girecektiniz?

Daha önceleri olmuş olsaydı, aklın yolu birdir prensibinden yola çıkarak, aklı başındaki her vatandaşın benim gibi bir beklenti içerisine girecekleri iddiasında bulunacaktım. Ama artık böyle bir beklentimin pek bir mana ifade etmeyeceğini anlamış gibiyimdir. Türkiye vatandaşı olan büyük bir çoğunluğun T.C.‘nin asimilasyon politikasını içselleştirdiğini görüyorum. Dindar-dinsiz, devrimci-muhafazakar, ulusalcı-ümmetçi, kemalist-antikemalist, sağcı-solcu, vs. nitelenmelerin bu anlamda bir farklılık oluşturmadığına her gün şahitlik ediyorum.

Birçok şey insanların ön kabullerine bağlı. Ön kabuller de öyle sandığımız gibi akıl ve mantık prensiplerine dayanmıyor. Daha çok kişinin içinde yetiştiği toplumda, farkında olmadan içselleştirdiği durum ile alakalı. Bu hal daha çok günlük yaşamda tekrarlanarak oluşuyor. „Akıllı bir kişiye kırk defa deli dersen, deli olur“ atasözü bunu belirtiyor olmalı.

Georg Orwel’in „Hayvanlar Çiftliği“ adında ebadı küçük, ama içerik olarak çok kapsayıcı bir kitabı var. Kitabın hikayesi özet olarak şöyle: Çiftlik sahibi çiftlikteki hayvanlara uzun süre büyük haksızlıklar yapıyor. Bunun üzerine bütün hayvanlar domuzların önderliğinde bir gün başkaldırıda bulunup çiftçiden kurtuluyorlar. Domuzlar bu zorlu süreçte bütün hayvanların kardeşliği ve eşitliği vurgusunu yapıyorlar. Uzun bir aradan sonra hayvanların durumlarında beklenen iyileşmelere dair bir işaret görünmüyor. Bu durum gittikçe huzursuzluğu arttırıyor. Kendi aralarında seçtikleri temsilcileri yönetici domuzlara gönderiyorlar. Temsilciler sözü edilen eşitlik ve kardeşliğin olmadığını delilleriyle ortaya koymaya çalışıyorlar. Bunun üzerine domuzlar aşağıdaki cevapla işin aslını ortaya koyuyorlar.

„Bütün hayvanlar eşittir, ama domuzlar biraz daha eşit.“

Yıllarca iktidarda bulunan AK Part’nin Kemalistlere has anadil anlayışını değiştireceği beklentisi içindeydik. Yani AK Parti iktidarıyla yok sayılan anadilimizin de anadillerden sayılacağını umut ediyorduk. Meğer kendimizi kandırmışız. Işin aslının böyle olmadığı gün geçtikçe daha netleşiyor. Bir çoğumuz hala kabul etmesek de, Sayın Recep Tayyip Erdoğan söz ve icraatlarıyla seleflerinden farklı olmadığını açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Anlaşılan, bazı anadiller daha eşittir!

Hasan Polat, Stuttgart, 12.06.2018

Biliyor muyuz?

Bilmemek bir eksiklik. Kişi elinden geldiğince bilmeye çalışıp bu eksikliğini gidermeye çalışır. Bu istikamette yol alıp, bilgisini içselleştirerek amele aktardıkça tadına varır. Ama bu hiç bir zaman tam olarak giderilebilinecek bir eksiklik değildir. Bilge insanlar bunu hep farklı şekillerde dile getirmişler. Buna bilmediğini bilmek diyebiliriz. Bu bir erdem olarak kabul edilmiş. Zaten bilmediğini bilmeyene bilge denilmez. Bilmediğini bilmek bilgenin üzerinde dimdik durduğu sağlam bir zemin. Bu kategoriye dahil olmak için ille çok bilgili olmaya gerek yoktur. Pekala okur yazar olmayan birisi de bilge olabilir. Büyüklerimizin söz ve eylemlerine baktığımızda hayretler içinde kalırız. Prof lakaplı bir çok kişinin onların ellerine su dökemiyecek bir durumda olduğuna şahitlik ederiz. Onların teorik bilgi edinme imkanları olmadı. İyi ki de olmamış. Onların hayatın içerisinde süzülerek edinilmiş pratik bilgi, eskilerin deyimiyle hayat tecrübesi vardı.

Günümüzün en büyük eksikliklerinden birisi tecrübelerin önemsenmemesi, sanal bilginin piyasaya sürülmesi. Artık kimin ne yaptığına değil, kimin ne söylediğine bakılıyor. Kısa zaman hafızası devreye sokularak insanlar pohpohlanıyor. Kimse ne yaptıklarına, ne olduklarına ve ne olacaklarına bakmıyor. Anlık parlamalar kaydedilerek onlara odaklanılıyor. Ondan sonrası kimseyi ilgilendirmiyor.

Oysa hayat bununla yetinmez, herşeyi kaydeder. Sadece çıkışları değil, inişleri de önemser. Biz günümüz insanı sadece çıkışlara odaklanıyoruz ve çevremizde olup bitenlerin sadece bu yönünü görüyoruz. İnişleri hafızamızda siliyoruz. Bu silme işi bizi hayat ile çelişik bir hale sokuyor. Hayat bunu önümüze koyduğunda afallıyoruz. Silmekle ortadan kaldırdığımızı varsaydıklarımız bütün gerçekliğiyle önümüze çıkıyor, bütün yönleriyle yüzümüze haykırıyor. “Bir musibet bin nasihatten evladır.” sözü boşuna söylenmemiş. Musibetleri yaşayıp ders çıkaracaksın ki çıkışlar edinebilesin. Çıkışları edinmek yetmiyor, çıkışların değerini de bilmek lazım. Külfetini yaşamayan nimetin kıymetini bilmez. Bütün bunlar uzun zaman hafızasının önemini ortaya koyuyor. Yani magazinin aldatıcılığını, bunun yanında tecrübelerin sahihliğini.

Tuzumuz kuru olduğukça atıp tutmakta bir sakınca görmeyiz. Nasıl olsa hafızada tutan da yok. Yani hafızası tutulan bir toplumda yaşıyoruz. Söylediklerimiz bir anlık teveccühü üzerine çekerse ne ala. Nasıl olsa birazdan unutuluyor. Anlık revaçta olanlarla yetiniyoruz. Günübirlik bir hal üzerinde olmayı benimsemiş görünüyoruz. Gününü kurtaran yarınını da kurtarır anlayışı hakim olmaya başladı. Dosdoğru istikamet üzere olma mücadelesi yerini duruma göre tavır belirlemeye bıraktı. Bu stratejinin tutarlılığı sorgulanmıyor ya da sorgulayanlar ciddiye alınmıyor. Uzun zaman hafızası devre dışı bırakılıp bilgisayarlara devredilirse olacağı bu.

Tecrübeler bunun böyle olmadığını söylüyor. “Kişi iddiası ile imtihan olunur.” sözü bu gerçeğe dikkatleri çekmek için söylenilmiş. Sözlerimiz ve özellikle iddialarımızla imtihan edildiğimizi haber veriyor. Bu konuya dikkat çekmek için “Söz de uçmaz”[1] başlığıyla bir yazı kaleme alma ihtiyacı duymuştum. Çünkü insanlar artık sözlerinin bağlayıcılığından kendisini azad görme tavrı çerisindeler.

Ağızdan çıkan sözün yok olup gittiğine inananlardan değilim. Kişsel tecrübelerim de bunu teyit ediyor. İddialarımızla gelecekte önümüze çıkacakları belirlediğimizi düşünüyorum. Bundan olsa gerek aşağıdaki satırları okuduğumda çarpılmışa döndüm. Yazıyı tekrar tekrar okuma ihtiyacı duydum. Bu yetmemiş olmalı ki sizlerle paylaşabilmek için bu yazıyı yazmaya karar verdim.

// Yıllardır içimde akıp durur şu cümle: “Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu saymasın kendini.” Bugünlerde, bir eğitim projesi kapsamında sıkça gittiğim cezaevlerindeki mahkumlar karşısında iyice iliklerime işliyor bu cümle. Konuşma yapmadan önce, hangi tür tutuklu ve mahkum olduğunu söylüyorlar bana. Katiller, hırsızlar, gaspçılar, kapkaççılar, cinsel suçlular… Karşımda sakince beni dinleyen yüzlerce adam. Bir “dışarıda”ki kendime bakıyorum, bir “içerdeki” adamlara… Kim bilir hangi öfke hançerinin ucunda, bir an kendilerini kaybedip katil oldular… Hangi sabır sınavını son anda kaybettiler kim bilir? Belki de onların kaybettikleri noktadan çok önce kaybedeceklerden biriyim ben? Kim bilir hangi yakıcı şehvet fırtınasına tutulup yüz kızartıcı bir tecavüzün ortasına sürüklendiler? Ya ben ne ederdim böyle bir durumda? Köşeye sıkıştırılmışken, duvara tırmanmaya zorlanmışken, öfke cinneti hücrelerimi ateş gibi yalayıp dururken, hemen parmağımın altında bir tetik hazır beklerken, ben, sen, biz ne ederdik? “Masum değilim” diyorum onlara. En iyi bildiğim, en emin olduğum cümle bu. Buraya yazışım da edebiyat olsun diye değil. “Evet, katil değilim, hiç adam öldürmediğim için değil, henüz sınanmadığım için.” “Hırsız değilim, bir şey çalmadığım için değil, çalmak zorunda kalacak çaresizlikle denenmediğim için.”//[2]

Dilerim ki bu satırları okuyan her kes kendisine ayna tutma ihtiyacı duysun. Bol keseden attığımız naraların, çevredeki insanlara yapıştırmakta bir sakınca duymadığımız kavramların bize yönelmesi durumunda hissedeceklerimizi biraz depreştirmiş olsun. Çoktandır kaybettiğimiz empati duygumuzun günyüzüne çıkmasına vesile olsun. Gördüklerimiz ile bildiklerimizin bazen, belki de çoğu zaman, fersah fersah birbirlerinden uzak olma ihtimalini de gözönünde bulundurmamıza vesile olsun…

Günlük hayatta, “mesele bildiğiniz gibi değil” diyenleri dinleyip anlamaya ne kadar müsaitiz? Bilmediğimiz çok çok şeyin olduğunu biliyor muyuz?

 

H. Polat, Stuttgart. 28.02.2018


[1] https://kemahi.wordpress.com/2015/10/

[2] https://siirantolojim.wordpress.com/2017/04/09/veda-yazisi/

İki Kitap İki Yazı – II

Bir önceki yazımın devamı olan bu ikinci yazıma da okuduğum kitabı tanıtmak, içeriklerini kendimce özetlemek ve önemli bulduğum alıntıları okuyucularımla paylaşmak şeklinde devam edeceğim.

İkinci kitap[i] da, kitapların tercüme edilip yayına hazırlamasına önayak olan sayın Psikiyatr Dr. Mustafa Merter’in bir önsözüyle başlıyor. Sayın Merter kitabın içeriği hakkında özet bir bilgi verip bir kaç canalıcı noktaya dikkatleri çekmiş. Ben de yazıma giriş niteliğinde bir kaç önemli noktaya dikkatleri çekerek başlamak istiyorum.

Bütün psikolojik sıkıntılarda olduğu gibi narsistik kișilik bozukluğunun olușumunda da biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörlerden olușan ortak sebeblerin olduğu tahmin ediliyor.[ii] Bu çerçevede geliştirilen farklı teoriler var. Biyolojik faktörler kişinin imkanlarını aşan sebepler. Psikaytr doktorların verdikleri ilaçlarla bazı önlemler almanın ötesinde biyolojik anlamda yapılacak fazla bir şey yok.

Psikolojik faktörlerle daha çok kişinin kendi algısı ve bu anlamda geliştirdiği önlemler kastedilir. Rahatsız olan kişi psikolojisini rahatlatacak bazı yöntemlerle bazı sıkıntılarının önünü alabilir. Burada önemli bir nokta, büyük ve küçük ayırımı yapmadan imkanlar dahilinde çaba sarfetmektir. Bizim toplumlarda meselelere genelde ya hep ya hiç mantığı ile yaklaşılıyor. Oysa psikolojik sorunların aşılmasında ilk bakışta önemsizmiş gibi görünen küçük küçük adımlar çok önemli etkilere sahip. „Büyük mesafeler küçük adımlarla katedilir.“ sözü bu gerçeğe işaret etmekte. Aslında sıkıntıların oluşmasında da küçük sıkıntıların önemsenmemesinin büyük bir payının olduğunu görebiliriz. „Damlaya damlaya göl olur.“ sözü genelde tasarruf için kullanılır. Sıkıntıların oluşmasında da bu kuralın geçerli olduğu inancındayım. Damlaya damlaya göl olup aktığında sıkıntılar artık günlük hayatı çekilmez bir merhaleye getirmişler demektir. Bir şeyin oluşması nasılsa geri döndürülmesi de öyle olmalı ki başarı elde etme ihtimalı yüksek olsun. Evet, küçük gelişmeler her halukarda önemsenmeli.

İnsan sosyal bir varlıktır, içinde bulunduğu toplum tarafından etkilenir. Kendisi de toplumu etkiler. Fakat bu pek görünür olmadığı için önemsenmez. Çevresel faktörlerin insan karekteri ve gelişimi üzerindeki etkisi üzerinde çok şeyler söylenmiş ve söylenecek. Bunun fazla detayına inmeden psikolojik sıkıntılar babından önemine inandığım bazı noktalara değinmekle yetineceğim.

Çocuk dünyaya gözlerini açar açmaz çevresinde olup bitenleri içselleştirerek hayatı tanır ve ona göre hayatla başetme tecrübeleri edinir. Edindiği bu tecrübelerle stratejiler geliştirip yaşamını sürdürmeye çalışır. „Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söylüyeyim.“ „Kır atın yanında kalan ya huyundan ya da tüyünden alır.“ „Kör ile yatan şaşı kalkar.“ „Üzüm üzüme baka baka kararır.“ gibi atasözleri çevre faktörünün kişi üzerindeki etkisini veciz bir şekilde dile getiren sözlerdir. Kitap da zaten bu varsayımdan yola çıkarak okuyucuya mesaj vermeye çalışıyor. Modern Amerika kültüründe narsisizmin gittikçe büyüyüp dünyayı sarmaladığına dikkatler çekiliyor. Bu rahatsızlığın sonuçlarının uzun vadede toplum için çok yıkıcı olacağı vurgulanıyor. Bundan korumanın yolu narsisizmin farkına varmaktır, deniliyor.

Kitapda, 20. yy’lın son çeyreğinden itibaren Amerika’da eğitimde öz saygının güçlendirilmesi adına kendine hayranlığın aşırı dozda desteklendiği, bunun da narsistliğin ciddi belirtilerinden olan kibir ve bencilliği yaygınlaştırdığı istatistiklere başvurularak ortaya konulmaya çalışılıyor. Dünyanın geri kalan kesimi bu gelişimi Amerika’yı kendilerine örnek edinmekle ithal etmiş oluyorlar. Zaten televizyonla, müzikle, sinemayla ve en son olarak internet ile Amerikan kültürünün bu yüzeysel tarafı dünyanın her yerine rahatlıkla taşınıyor.[iii]

Peki narsisizm nedir ve kendisini nasıl ortaya koyar? Bu soruyu verebileceğimiz cevap oranında rahatsızlığı tanıyıp kendimizi koruma imkanımız yükselmiş olacak. Narsistik kișilik bozukluğu derinlemesine etkisini gösteren psiko-kültürel bir kișilik bozukluğudur. Narsisizm psikolojik bir terim olduğu halde günlük hayatta kibirlilik, kendini beğenmişlik, kendini büyük görme, gösterişçilik ve benmerkezcilik şeklinde görünür. Kısacası kendisine aşırı hayranlığın adıdır narsisizm.[iv]

Yüksek seviyede narsist insanlar gerçekte öyle olmadıkları halde kendilerini toplumsal statü, yakışıklılık, zeka ve yaratıcılıkta başkalarından daha iyi ve üstün kabul ederler. Toplumda kendilerine hayranlığı azami seviyeye çıkaracak şekilde davranmaya çalışırlar. Bu gerçekleştiğinde bir gurur patlaması yaşarlar, işe yaramadığında ise öfke, suçlama ve bazen de hiddet krizleriyle tepki gösterirler. Bunlar aynı zamanda çıkarcı, maddeci, hak iddia eden, kolayca saldırganlaşan ve çevrelerindeki insanların duygularına çok kayıtsız olan kişiliklerdir. Narsistlerin eleştirilere tahammülleri yoktur ve hatalarından ders almakta oldukça başarısızdırlar. Bu özelliklerinden dolayı insanlar onlarla aralarına mesafe koyduklarında ciddi bunalımlar yaşarlar. Zaten tedaviye de narsistliklerinden dolayı değil, bu bunalımdan (depresyondan) dolayı başvururlar.[v]

Narsistlik sadece aile içinde, anne ve babanın çocuklarını aşırı övmesiyle oluşmaz. Eğitim sisteminden tutun içinde bulunulan toplumun bir çok özelliği narsistliği tetikliyebiliyor. Medya özellikle bu alanda öncü bir rol oynamaktadır. Ünlülerin örnek şahsiyetler olarak sunulmasından tutun da reklamlara kadar bir çok program narsisizmi teşvik ediyor. Narsist kişi sadece kendisine odaklandığından doyumsuzdur, hep daha fazlasını ister, başkalarını umursamaz ve bunun doğal bir sonucu olarak çevresine zarar vermekten sakınmaz. Bu tür insanlar en iyi tüketici olduklarindan tüketim toplumlarınca örnek alınırlar ya da reklamların gücü ile örnek gösterilirler.

Narsist kişiler bilinen sebeplerden dolayı davranışlarında aldatıcı ve sahtekardırlar. Çıkarları sözkonusu olduğunda insanları birbirlerine düşürüp uzaklaşmakta mahirdirler. Çevresindekilere kendilerini kabul ettirmek ya da hedeflerine ulașmak için yalan söylemekte bir sorun görmezler. Duygusal ilişkileri istediklerini elde edene kadardır. Kendilerine özel muamele yapılmasını en doğal hakları olarak görürler. Bu yönleri ile hep başkalarının canını yakmaya müsaittirler.

Narsisizm genellikle yüksek öz saygıyla karıştırılır. Bu narsistlerin dışa karşı yüksek öz saygıya sahip görünümünde olmalarından kaynaklanır. Narsisizm ile öz saygı arasında önemli farklılıklar vardır. Yüksek öz saygıya sahip kişiler aynı zamanda çevrelerini de önemseyip empati duyan kişilerdir. Narsistlerde bu yoktur. Bir de öz saygı başarı temellidir ve pratik yaşamdan gücünü alır, tecrübeye dayanan başarının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Oysa narsistlerin yüksek öz saygıları kendi hayal dünyalarında oluşturdukları fantaziye dayalı bir öz saygıdır.

Normal şartlarda herkes kendisini beğenir ve sever. Her beğeni ve sevgi narsistlik değildir. Kendisine olan beğeni ve sevgi abartılı olup gerçeklikle bağdaşmadıklarında hastalıklı hal alırlar. Narsistler dışarıya yönelik yüksek bir öz saygıya sahip gibi görünse de gerçekte öz saygıları eksiktir. Dıșa karșı kendilerini harika ve hep en iyi çekilde gösterme çabaları etraflarındaki bir çok şeyi görüp kavramalarına engeldir. Bu sunilik kişiyi kendisinden yabancılaştırır. Narsistin iç alemi paramparçadır ve kendisiyle barışık değil, bütün imkanlarını bunu örtmeye harcar, daha doğrusu heba eder. Olduğu gibi görünmeme kişiyi her şeyden alıkoyar. Kişi çevreye odaklanmayla kendisini unutur, olduğu gibi olmamakla da hırçınlaşır. Yani ne kendisi olabiliyor, ne de çevrenin istediği biri. Bu psikoloje sahip kişi porselen dükkanına girmiş fil gibi her hareketiyle birşeyler tahrip eden bir durumdadır. Bu da içinden çıkılmaz korkunç bir duruma, bir kısırdöngüye dönüşüyor. Bir anlamda kendisini değersiz hiseden, kendisini sevmeyen, kendisiyle barıșık olmayanın öteki üzerinde kendini tatmin etme çabası. İlk bakıșta çelișki gibi görünse de narsistin yaşam mücadelesi bunun üzerine kurulu.

Bir insan hep bașkaları için birșeyler yapma koșușturması içinde ise bir sorun var demektir. Vericiliğin bir boyutu vardır. Bir insan çok tedirgin, ürkek, çekingen ve korkak ise narsistik bir yanı olma ihtamali yüksek. Bu kiși zayıf olan yönünü örtbas etmek için bu kadar verici olmuș olabilir. Bu yönlerini çağrıștıran herhangi bir șey o kișiyi çok agresif ve saldırgan yapabiliyor.

Narsistliğin çeșitleri var. Çekingen narsistler kırılgandır. Verici narsistler șakayla geçiștirmeye çalıșırlar. Sosyal fobik narsistler çok tedbirlidirler. Sınır tanımaz narsistler umursamazdırlar, çünkü abartılı bir șekilde kendilerinden emindirler.[vi]

Elimden geldiğince narsisiszm hakkında kitaptan da faydalanarak bu makeleyi sizlere sundum. “Asrın Vebası Narsisizm İlleti” kitabının son bölümlerindeki canalıcı bulduğum alıntılarla sizi bașbașa bırakıyorum. Parantez içindeki rakamlar kitabın sayfa numaralarını veriyor.

Daha önce narsisizmin Amerikan kültüründe artmasının beș temel nedenini tespit etmiștik: Kendine hayranlığa verilen önem, çocuk merkezli ebeveynlik, ünlüleri yüceltme ve medya teșviki, internette desteklenen ilgi arayıșı ve kolay kredi. (366)

Kibir, kendini tanıtma, maddecilik ve kötü sosyal davranıșların hepsi de narsisizmle ilișkilidir. Estetik ameliyatlarda, kredi kartı borçlarında, internet videolarındaki șiddette, așırı maddecilikte ve șöhret olma arzusunda görülen artıș, birbirine bağlı eğilimlerdir. Narsisizm epidemisini görmenin anahtarı, bu eğilimlerin her birinin altında narsisizmin yattığını bilmektir. (382)

Bașkalarıyla bir bağımız olduğunu gördüğümüz zaman, egoizm yok oluyor. (390)

Düșmanımızda ortak insani özellikleri görebilmek, genellikle bir savașı ya da bașka çatıșmaları durdurmanın ilk adımıdır. (391)

Sevgi yakınlığın üzerinde durur, ama özel olmak farklılığı öne çıkarır. Gerçekten de özel olduğunu düșnen kișiler, „normal“ kișilerle ilișki kurmakta zorlanırlar; keza „normaller“ de özel olanla ilișki kurmakta güçlük çeker. (399)

Çocuklarınıza empati ve sevecenliği öğretmeye odaklanın. (399)

Çocuğun, herkesin aynı duyguları yașadığını görmesi için, bașka kișilerin duygularından sözedin. (399)

 

Hasan Polat, Stuttgart. 14.02.2018, Çarşamba

 

[i] Jean M. Twenge ve W. Keith Campbell; (Tercüme: Özlem Korkmaz): Asrın Vebası Narsisizm Illeti. Kaknüs Yayınları, Istanbul 2015

[ii] https://www.therapie.de/psyche/info/index/diagnose/persoenlichkeitsstoerungen/narzissmus/

[iii] Jean M. Twenge ve W. Keith Campbell; (Tercüme: Özlem Korkmaz): Asrın Vebası Narsisizm Illeti. Kaknüs Yayınları, Istanbul 2015. Sayfa: 355-356

[iv] Jean M. Twenge ve W. Keith Campbell; (Tercüme: Özlem Korkmaz): Asrın Vebası Narsisizm Illeti. Kaknüs Yayınları, Istanbul 2015. Sayfa: 43

[v] Jean M. Twenge ve W. Keith Campbell; (Tercüme: Özlem Korkmaz): Asrın Vebası Narsisizm Illeti. Kaknüs Yayınları, Istanbul 2015. Sayfa: 44-74

[vi] http://www.psikoterapi.com/narsistik-kisilik/

İki Kitap, İki Yazı – I

Profesyonel bir yazar değilim, ama uzun süredir yazan birisiyim. Kiși okuyunca yazma bir ihtiyaç olarak kendisini dayatıyor. Bu dayatma eski geleneksel toplumlarımızda bugünkü kadar değildi. Bu ihtiyaç sözlü iletișim ile bir șekilde gideriliyordu. Ama her geçen gün daha da içine sürüklendiğimiz modern toplumlarda sözlü iletișim yok oluyor, katlediliyor.

İnsan bilgisayar hafızası değildir ki hep bilgi yüklensin ve bunu kaldırabilsin. Yüklenilen bilgi ne kadar pratiğe aktarılıp paylașılabilinirse o kadar doğurgan ve de sahibine pozitif enerji olarak geri döner. Sahip olunan bilgi ne kadar ketum kalıp muhafaza edilmeye çalıșılırsa o kadar ağır bir yük, küpüne zarar veren keskin sirke ve tahrip edici olur. Kur’an-ı Kerimde bildikleri ile amel etmeyenlerin „kitap yüklü eșek“ nitelemesi çok yerinde bir nitelendirmedir, düșüncesindeyim.

Uzun bir süredir Almanya’da yașıyorum. Sosyal ilișkiler gittikçe zayıflıyor. Bu ihtiyaç farklı mecralarda giderilmeye çalıșılıyor. Bakalım buna ne kadar ayak uyduracağız. Ah memleket diyenlerimiz daha çok çocukluk yıllarındaki nostaljiyi dile getiriyor olmalılar. Çünkü izin dönemlerinde ya da eșten dosttan edindiğimiz bilgiler, eski memleket ilișkilerinin olmadığı yönünde. Hele ilk bakıșta çok canlı gibi görünen ilișkilerin arkasındaki çıkara dayalılık farkedilince ciddi bir hayal kırıklığı yașanmıyor dersem yanlıș söylemiș olurum.

Aslında niye bunları yazıyorum demeden de edemedim. Halbuki satırlarıma bașlarken bu satırları yazacağıma dair ișaretler ortalıkta yoktu. Ama gördüğünüz gibi bu satırlar peșpeșe dizilmiș oldu. Yazmak böyle bir șey zaten. Bazen yazmak için kendini zorlar, bekler ve didinirsin. Buna rağmen iki cümleyi peșpeșe dizemezsin. Bazen de, bir bașlarsın nereden çıkacağını kestiremezsin. Eğer bu kendiliğinden gelen cümleler araștırmaya dayalı yazılar değilse en içten ve de en kușatıcıları olma ihtimalini barındırmıș oluyorlar. Hani derler ya, gönülden gönüle bir bağ vardır. Bu tür cümleler fazla düșünülmeden, ölçüp biçilmeden gönülden aktıkları için daha rahat ulașabiliyorlar yerlerine.

Bu blogda yayınladığım son iki yazımı okuduğum kitapları tanıtmak, aynı zamanda içeriklerini kendimce özetlemek șeklinde kurguladım. Bu yazımda da nisbeten bu geleneğimi sürdürmek istiyorum. Ama her yazının kendisine ait farklılıkları olacak.

Bu kez sözkonusu olan iki Kitap. İkincisi[1] birincisinin[2]  devamı niteliğinde. İkinci kitap iki akademik yazar tarafından kaleme alınmıș. Bu yazarlardan birisi birincisinin de yazarı. Bundan dolayı ikinci kitabın kapağına „Ben Nesli“ kitabının yazarı diye not düșülmüș. Bu aynı zamanda birinci kitabın epey ilgi gördüğünü de ișaret ediyor. Bu nedenle her iki kitabı da beraber edindim ve birincisini okuduktan sonra ikincisine geçtim. Birinci kitap daha çok eğitim psikolojisinin baskın olduğu bir bakıș açısına sahip. İkinci kitap psikolojik bir rahatsızlık ve toplumsal bir sorun olan „narsisizm“ üzerinde durmuș. Her iki kitap da ABD’deki gelișmeleri ve istatistikleri gözönünde bulundurarak yazılmıș. Yazarlar amerikalılașma rüyasının yeryüzüne hızla yayıldığının farkındalar. Bunu gözönünde bulundurarak uyarılarını genelleștirdikleri de oluyor.

ABD’in dünyaya çekidüzen verme çabası, her yerde kendisini bir düzenleyici güç olarak sorumlu hisetmesi ve bunun doğal bir sonucu olarak da dünyadaki bütün nimetlerden nemalanması kitaplarda tamamen es geçilmiș. Kitaplar zaten siyasi içerikli olmadığı için bu gibi konuları ișlemesi normal değildir itirazında bulunabilirsiniz. Fakat ben aynı görüște değilim. Çünkü ABD’nin dünya çapında bu derece değiștirici bir fonksiyona sahip olması kendiliğinde olușmuș tabii bir gelișme değildir. Ikincisi, kitaplarda dikkat edilen bütün gelișmeler siyasi durumdan bağımsız oluşmamıştır. Dünya çapındaki kaynakların belli bazı toplum ve kesimlerde bu derece tüketime sunulması normal piyasa șartları ile olușmuș bir durum değildir. Bir de, kitapların tamamen siyasi gelișmelere mesafeli, sadece bilimsel tesbitlere dayanılarak yazılmıș olduğu iddiasında da bulunamayız. Yeri geldiğinde, devletin mevcut konumunu muhafaza etmesi için sözü edilen olumsuzlukların önüne geçmeli tavsiyesinde ve de uyarısında da bulunmadan edememișler. Mesela ikinci kitabın 197. sayfasındaki șu ifadeler ABD’ni uyarırken, sanki ABD bu olup bitenlerden habersizmiș, kendisi hiç de böyle bir șey yapmamıș gibi bir masumluk çağrıșımı yapıyor.

„Bu ağır borcun altına girmek için harcadığımız paranın yaklașık yarısı, dıșarıdaki dostlarımızdan geliyor. Mesela; Çin ve Japonya, Amerika Birleșik Devletleri’ne ortaklașa yaklașık 1 trilyon dolar borç verecek kadar kibarlar. Ve onlar bu parayı büyük olasılıkla kısmen, Çin’de imal edilmiș yeni plazma televizyonunuzun satıșından aldılar. Siz plazma televizyon alıyorsunuz, Çinlilerin eline nakit para geçiyor, sonra bu parayı Amerikan devletlerine borç olarak veriyorlar, devlet de size sosyal güvenlik çeki veriyor ya da geçen yıl borç aldığı paranın faizini ödüyor[3]… „

Türkiye’de bir kürt ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Türkçe’yi de ilkokulda öğrendim. Nihayetinde Türkiye’nin hatırı sayılır bir üniversitesinin hatırı sayılır bir bölümünden mezun oldum. Daha sonra mastır için geldiğim Almanya’ya yerleștim. Ömrümün yarısından fazlasını Almanya’da geçirdim. Türkiye’de bir kürt olmanın, Almanya’da da bir Türk ve müslüman olmanın ne demek olduğunu az çok bilenlerdenim. Bazı șeyleri kendim yașadım, bazılarının da yakından șahidi oldum. Türkiye Cumhuriyeti savunucularına sorarsanız her kürt T.C. vatandașı olarak birinci sınıf vatandaș. Birinci sınıf vatandaș olmanın ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Türkleștikçe birinci sınıflığı ortaya çıkan vatandaș.

Almanya’da da kanun önünde her kes eșit ve Almanya’da yașıyan her kes aynı haklara sahip. Hatta Alman Anayasası’nın birinci maddesi „İnsan onuru dokunulmazdır.“ șeklinde genel ifade ile formüle edilmiștir. Anayasa’nın bu maddesinde yeryüzündeki bütün insanlara bir gönderme var. Bunun günlük hayatta bu șekliyle karșınıza çıkmadığına șahit olmanız için normal bir anlayıș kabiliyetine sahip olmanız yeterli. Tabii ki göçmenlerin çoğu geldikleri ülkelerde sık sık maruz kaldıkları günlük așağılayıcı davranıșlara burada fazla maruz kalmadıkları için bazen çok olumlu bir algıya sahip olabiliyorlar. Bu da anlașılır bir durumdur diye düșnüyorum. Eğer medyayı takip eden birisi değilseniz, dindar bir müslüman olarak sık sık talep edilen „islami terör ile arana mesafe koy!“ çağrılarına kendini muhatap görmüyorsan bir çok șey Almanya’da daha güzeldir elbet. Söylenilenlerle yapılanlar arasındaki devasa boșluk seni ilgilendirmiyorsa sorun yoktur, rahat uyuyabilirsin.

Her kes kendisini süt beyaz görüyor. Bu da insani bir hal. Sıradan bir vatandaș, içinde doğup büyüdüğü hali normal ve de doğal bir hak olarak görür. Halinden memnun ise onu savunur da. Eğer fazladan ilgi duymazsa bir çok çelișkiyi fark etmeyebilir de. Sadece işine gidip gelen bir vatandaş elindeki ile yetinmeyi tercih eder. Ama günlük hayatta hep böyle masumane durumlarla karşılaşmıyoruz. Birileri yabancıları sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlara sebep olarak gösterdiğinde bu kendi halindeki vatandaşların önemli bir kesiminin aktifleştiğini, bazen kraldan daha kralcı bir tavır içine girdikleri de bilinen bir gerçek. Bu sadece Almanya için değil günümüzdeki her devlet için geçerli.

Bir çok șeyin bakılan yerden ve bakılan șekile göre farklı algılanıp değerlendirildiğini bilenlerdenim. Psikolojide bilinçdıșı ve pedegojide küçük yaștaki eğitimin ne olduğunu ve niçin önemli olduğunun farkındayım. Onun için șu Amerikan atasözünü duyduğumda çok etkilendim. „İnsan, içinde yașadığı çağa, babasına benzediğinden daha çok benzer[4].“ Yani günümüz insanı kendiliğinden bu hale gelmedi.

İnsanı insan yapan sorumluluğudur. Yani her insanın imkanları dahilinde yeryüzünde olup bitenlerden sorumlu olduğuna inanıyorum. Bir müslüman olarak da Ahiret‘te dünyadaki hayatımızdan sorguya çekileceğimizden şüphe duymayanlardanım.

Bu kadar malumattan sonra kitaplardan kendimce canalıcı bulduğum alıntılarla sizi bașbașa bırakmak istiyorum. Önce „Ben Nesli“ adındaki kitaptan alıntıları sunuyorum. Ikinci kitap olan „Narsisizm Belası“ kitabından alıntıları bu yazının devamı olacak olan ikinci yazıya bırakıyorum. Parantez içindeki rakamlar kitabın sayfa numaralarını ifade ediyor.

Amerika kültürü medya ve internet yoluyla bir kaç yıl aradan sonra dünyanın bașka bir köșesinde yașıyan bizleri ve çoluk çocuklarımızı da etkisine alıyor, orada olup bitenler birkaç yıl sonra gelip bizi de buluyor. Ya da biz bilinen nedenlerle onu alıp hayatımızın merkezine oturtuyoruz. Bunu da gözönünde bulundurarak bu kitaplardaki alıntılarımı sizinle baylaşmak istiyorum.

„Ben Nesli“ kitabı her iki kitabın da tercüme edilip yayına hazırlamasına önayak olan sayın Psikiyatr Dr. N. Mustafa Merter’in birer önsözüyle başlıyor. Sayın Merter’in şu iki tespitini sizlerle paylaşmazsam bir eksiklik olur kanısındayım.

Sadece kültürel ısınma nedeniyle buz dağları erimiyor, gözlerimizin önünde tüm insanî değerler de eriyip gidiyor. (8)

Bugünkü dünya manzarası, ekolojik ve insanîfelaketiyle, aklına tapan “aydınlanma hareketi”nin eseridir. (9)

Ve kitaptan diğer alıntılar:

Bu kitap; 1970,1980 ve 1990‘yıllarında doğmuș, Ben Nesli diye adlandırdığım genç insan nesline odaklanıyor. (15)

Ben Nesli hiçbir șeye bağlanmayan ve kendi içine kapalı cemiyetlerden uzak duran bir kültür olușturdu; hiç kimseye de güvenmiyor. (55)

Ülkenin her bölgesinde birçok okul, aslında kibir ve narsisizmi arttıran öz saygıyı geliștirme programları hazırlıyor. (79)

Narsisizm, kișinin ilgisini kendisine yöneltmesinin karanlık yüzüdür; ancak çoğunlukla öz saygıyla karıștırılır. Öz saygı, diğerleriyle kurulan yoğun ilișkiden beslenirken narsisizm, „özel ve diğer insanlardan önemli“ olduğumuza inanmamız sonucunda doğuyor. Öz saygıyı arttırmak amacıyla hazırlanan birçok okul programı aslında narsisizmi körüklüyor. (99)

Bu kișiler herkesi ve her șeyi kendi ihtiyaçlarını karșılayan araçlar olarak görüyorlar, ișler istedikleri gibi gitmeyince de öfkelenip saldırganlașıyorlar. (101)

Giderek artan kendimizi ilk plana koyma isteği, bir yandan eșsiz bir özgürlük yaratırken, diğer yandan da bizi yalnızlaștıran bir baskı olușturuyor. İște bu, kișinin kendine odaklanmasının zarar veren tarafı. (152)

Soyutlanma ve yalnızlık, endișe ve depresyona neden oluyor. (160)

Her șey bizim olmalı, hepsini biz yapmalıyız, her șey biz olmalıyız ve mutlu olmalıyız fikir ve inançları, materyalizm, tüketicilik ve yanlıș reklam stratejileriyle yoğrulan kültürümüzün ürünü. (180)

Küçücük evler bile insanların alım gücünü zorlarken, diziler köșklerde çekiliyor. Sanki biri bizimle dalga geçiyor. (185)

… günümüzün modern tanrı ve tanrıçaları olan film yıldızları, șarkıcılar ve sporculara tapınmak üzere magazin programlar izliyoruz. (207)

Ben nesli kızları, önceki nesillere kıyasla, annelerini evde otururken değil, hep dıșarıda çalıșırken gördü. (268)

Ben nesli çocuğu, özel olduğunu düșünerek anne ve babasına bağımlı olarak büyüdü, ancak yetișkinliğe adım attığında beklentiler ile gerçek dünyanın birbirlerinden çok farklı olduğu gerçeğiyle yüzlești. (298)

Hiçbir sebep yokken yapılan övgü, șișirilmiș bir egodan bașka bir șey yaratmaz. Okulun amacı, çocuklara bir șeyler öğretmektir, kendilerini sürekli iyi hisetmelerini sağlamak değil. (308)

Çocuklara istedikleri her șeyi verme baskısına karșı koyun ve onlara önemli hedefler için çalıșmanın önemini öğretin. (325)

Komșularınıza ve çevrenize katkıda bulunun: Ben Nesli’nin aradığı mutluluk, belki de bașkalarına yardım etmekten geçiyordur. (332)

Bu kitabın devamı niteliğindeki ikinci kitap ile ilgili görüș ve eleștirilerimden ve oradan alıntılayacağım satırlardan olușacak olan ikinci yazımda bulușmak dileğiyle kalın sağlıcakla!

H. Polat, Stuttgart, 01.02.2018

[1] Jean M. Twenge ve W. Keith Campbell, (Tercüme: Özlem Korkmaz): Asrın Vebası Narsisizm İlleti. Kaknüs Yayınları, İstanbul 2015.

[2] Jean M. Twenge, (Tercüme: Esra Öztürk): „Ben“ Nesli. Bugünün Gençleri Niçin Be Kadar Özgüvenli ve İddialı Fakat Bir O Kadar da Depressif ve Kaygılı? Kaknüs Yayınları, İstanbul , 6. Baskı

[3] Jean M. Twenge ve W. Keith Campbell, (Tercüme: Özlem Korkmaz): Asrın Vebası Narsisizm İlleti. Kaknüs Yayınları, İstanbul 2015. Sayfa: 197

[4] Jean M. Twenge, (Tercüme: Esra Öztürk): „Ben“ Nesli. Bugünün Gençleri Niçin Be Kadar Özgüvenli ve İddialı Fakat Bir O Kadar da Depressif ve Kaygılı? Kaknüs Yayınları, İstanbul , 6. Baskı. Sayfa: 15

Albert Schweitzer

Almanya’da yaşıyan biri iseniz, Albert Schweitzer[i] ismini bir şekilde duyarsınız. Bu genellikle bir okul ya da cadde ismi olarak önünüze çıkabilir. Bu ismin bu kadar yaygın kullanılmasının sebebini merak edip araştırdığınızda karşınıza kısaca şu bilgiler çıkar.

Albert Schweitzer 1875’de şimdilik Fransa sınırları içerisinde kalan yukarı Elsas bölgesinin Kaysersberg kasabasında bir protestan papazın oğlu olarak dünyaya geldi. 4 Eylül 1965 yılında bir batı Afrika ülkesi olan Gabun’nun Lambarene şehrinde öldü. 1952 yılında Nobel Barış Ödülü’nü alan Schweitzer tıp doktoru, filozof, müzisyen, teolog, hayvansever ve anti-nükleer aktivisti olarak tanınır.[ii]

Albert Schweitzer 1893’te Strasbourg Üniversitesi‘nde felsefe ve teoloji öğrenimine başlar ve 1898’de öğremini tamamlar. Aynı sene Strasburg St. Nicholas Kilisesi’nde din görevlisi olarak görev alır. 1899’da Berlin’deki Friedrich Wilhelm Üniversitesi’nde felsefe doktorasını verir. 1901’de Strasburg Üniversitesi’nde teoloji doktorasını, 1902’de de doçentlik tezini verir ve Strasburg Üniversitesi Teoloji (İlahiyat) Fakültesinde doçent olarak ders vermeye başlar.[iii]

1905 ile 1913 yılları arasında Strasburg Üniversitesi’nde tıp eğitimini alır. Amacı misyoner tıp doktoru olarak Fransa’nın yönetimindeki Afrika’da hizmet vermektir.[iv] 1913 yılında tıp alanında „Isa’nın Psikiyatrik Değerlendirilmesi: Tanımlama ve Kritik“ tezini verir. Albert Schweitzer 38 yaşında 3 alanda tez vermiş bir professördür artık.[v]

1912’de yahudi bir tarihçi olan Harry Bresslau’nun hemşire kızı Helene ile evlenir. 1913’de Gabon’daki Lamberene’de bir hastahane kurmak için eşi ile beraber yola çıkarlar. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı başladığında Schweitzer eşi ile beraber Alman vatandaşı olmaları hasebiyle tutuklanıp ev hapsine alınırlar ve 1917’de Fransa’ya getirilirler, 1918’de serbest kaldıklarında memleketleri Elsas‘a dönerler. 6 Aralık 1918’de Elsas Fransa’ya dahil edildikten sonra Fransız vatandaşlığına geçerler. Kendisini bir elsaslı ve dünya vatandaşı olarak nitelendirir ve St. Nikolas Klisesi’nde tekrar göreve başlar.

Elsas‘ta bu dönemdeki hayatları maddi sıkıntılarla doludur. Strasburg’ta üniversitedeki yıllarını hatırlayan artık kalmamıştır. Bu esnada isveçli piskopos onu „Etik ve Huşu“ hakkında seminerler ve org müziğiyle koserler vermek üzere İsveç’e davet eder. Bu daveti kabul etmekle borçlarını ödeyip Gabon’daki hastahanesini tekrar faaliyete geçirmek için imkan edinmiş olur. Albert Schweitzer’i meşhur eden eseri 1921’de yazdığı „Su ve Balta Girmemiş Orman Arasında“ adlı kitabıdır.[vi]

1924’de tekrar Afrika’ya döndüğünde sağlık durumu iyi olmayan eşi, kızı ile beraber memlekette kalırlar. Uzun yıllar babasından uzak yaşıyan kızı daha sonra yanına giderek hastahanenin labaratuvarında onunla çalışır. Babasının ölümünden sonra bir müddet hastahanenin yönetimini de üstlenir.

Albert Schweitzer 1965’de 90 yaşında Lamberne’de hayata gözlerini yumar ve hastahanenin bahçesine gömülür.[vii]

Bu biyografik girişten sonra bu yazıyı yazmamın nedenini de kısaca dile getireyim.

Stuttgart şehir merkezinde ikinci el kitapların çok uygun fiyata satıldıkları bir köşe vardır. Her fırsatta oraya bir göz atar, ilgimi çeken yeni kitapların olup olmadığına bakarım. Yine bir gün bu alışkanlığımı icra ederken Albert Schweitzer’in „Kendi Şahitliğim“ adlı kitabı gözüme iliști. Kitabı aldım. Bu kitap evde ne kadar kaldı bilmiyorum. 2016 Ekim ayında okumaya başladığımda hakkında birşeyler yazmalıyım diye aklımdan geçirdim. Bu düşünce arada bir aklıma geldiyse de ancak şimdi uygulamaya geçebildi. Makalenin devamında kitapta dikkatimi çeken alıntılarla hem Albert Schweitzer’i hem de onun bu kitabını[viii] tanıtmaya çalışacağım. Dilerim ki bu çalışma ile okuyucunun fikir ve tahayyül dünyasına bir katkı sağlamış olurum.

Kitap üç ana bölümden olușuyor. Her ana bölüm bir çok alt bașlıkla birbirinden ayrılmıș. Kitap otobiyografik olduğu için zaman akıșı içerisinde olușmuș ve gözlemlenmiș bilgileri içeriyor.

  1. Bölüm

Kitabın ilk bölümü „Benim Çocukluk ve Gençlik Zamanımdan“ bașlığını tașıyor. Yazar çocukluk ve gençlik dönemine ait bazı hatıra ve tecrübelerini dile getiriyor. Bu bölümde dikkatimi en çok çeken satırlar bunlardır:

„Ben köy çocuklarının gözünde onlardan daha varlıklı papazın oğlu olan beyefendi idim. Bu beni rahatsız ediyordu, çünkü onlardan farklı ve varlıklı olmak istemiyordum.“ (17)[ix]

  1. Bölüm

Kitabın ikinci bölümü „Su ve Balta Girmemiș Orman Arasında“ bașlığına sahip. Bu bölümde yașadıklarını ve gözlemlerini dile getirmiș. Yazar önce „Gabun“ hakkında bazı tarihi bilgileri veriyor. Daha sonra yolculuk esnasındaki bazı gözlemlerini anlatıyor. Yolculuk esnasında daha önce Afrika’da bulunmuș kișilerin kendisine aktardıkları da önemli bilgiler içeriyor.

Gabun 15. yy’ın sonlarında  portekizliler tarafından keșfediliyor. 1521‘de katolik kilisesi misyonerleri orada yerleșmeye bașlıyorlar. (72) 1860’da amerikalılar protestan misyonerler olarak geliyorlar. (73)

Daha önce Afrika’nın değișik bölgelerinde görev yapmıș bir teğmenin yolculuk esnasında müslümanlar hakkında kendisine aktardığı bilgiler ilginç. Islam’dan „mohamedinizm, müslümanlardan da „mohamediniler“ diye sözediliyor.

Schwitzer’in aktarımıyla teğmenin siyahi afrikalılar arasında yayılan „mohamedi zenciler“ hakkındaki yargısı hiç de olumlu değil. „Sizin onlara demiryolu yapmanız, kanallar açmanız, yüzbinlerce sulak arazi vermeniz hiç etkili olmuyor. Temelde hepsi avrupalılara karșıdırlar… Bir Marabut (gezgin islam hatibi) at üzerinde geldiğinde köyde bir canlanma oluyor. Ellerinde avuçlarındakini bir muska ile değiștirebiliyorlar. Nerde zenci ahali müslüman olmuș ise orada ne kültürel ne de ekonomik gelișme yoktur. Müslüman olmayan yerlere bir lokomotif geldiğinde etrafına toplanıp sevgi gösterilerinde bulunuyorlar… Müslüman zencilerin olduğu bir bölgede hidroelektrik üretilip aydınlatmada kullanıldı. Beklenen, ahalinin bu harikuladeliğin hayretine kapılmaları idi. Adamlar birbirleriyle anlașıp ev ve kulübelerine çekilip yenilik karșısında umursamamazlıklarını ortaya koydular.“ (78)

„Yolculuk devam ediyor. Kıyıda terkedilmiș ve dökük kulübeler. Yanımdaki bir tüccar „Ben 20 sene önce buraya geldiğimde her tarafta canlı köyler vardı.“ Niye artık yok diye sorduğumda omuzlarını silkeleyip sessizce dedi ki: Șnaps…“ … Ağaç ticaretinden bölgeye gelen paranın büyük bir kısmı șnapsa çevriliyor. (86)

Misyonerin en bașta bana öğretmek istediği: Birincisi, Afrika’da siyahların beyazların oturdukları yerlere neredeyse hiç girmemesidir. Bu kendini korumaktır. (92)

Dokuz ay boyunca ikibin hastanın hiç birinde apantizit ve kanser hastalığına rastlamadım. (109) İlginçtir, șimdi Merkez Afrika’nın baș felaketi olan kum piresi buraya ait değilmiș, 1872’de Güney Amerika’dan hastalık olarak gelip yayılmıș. (137) Tropikal bölgedeki bir doktorun tedavi etmeye çalıștığı zorlu ve çirkin hastalıkların büyük bir bölümünü avrupalıların bu tabiat çocuklarına[x] getirdiğini ben burada sadece ima ediyorum. (141)

Bundan yaklașık 30 sene önce Batı ve Ekvatoral Afrika’daki bu büyük ormanlar sömürülmeye bașlanıldı. (144) Ormanların yaklașık yarısı avrupalı șirketlerin imtiyazına verildi. Diğerleri serbest bırakıldı. (145)

Biz Avrupa’da içeriği hakkında fazla bilgi sahibi olmadan kolonizasyon ve kolonizasyon kültürü kelimeleri üzerine çok konușuyoruz. (157)

Sadece bu sefalete yakında șahit olanlar anlarlar ki bu ızdırap verici hezeyandan kurtarmak için ilkel halklara yeni bir dünya görüșünü getirmek bir insanlık görevidir. (107)

O belli bir amaç için paraya ihtiyaç duymadığında köyünde kalıyor… Zenci tembel değildir, daha serbest… Ama gerçek olan, biz onları elimizde tutamıyoruz, çünkü onlar bizim yanımızdaki kazanca ihtiyaç duymuyorlar… Tüccarların ihtiyaçları ile tabiat çocuğunun daha serbest olma gerçekliği arasında korkunç bir tezat olușuyor… Devlet ile tüccarlar kendi aralarında “biz ona mümkün olduğunca daha fazla ihtiyaç olușturursak o daha çok çalıșır” diye konușuyorlar. (159) Tüccar zenciye mallar sunarak ihtiyaç olușturuyor:  Mallar ve aletler gibi faydalı, tuvalet eșyası ve tütün gibi gereksiz, alkol gibi zararlı maddeler. (160)

İhtiyaçların artmasıyla tabiat çocuğu çok șeye değil, birazına ulaștı. Sürekli çalıșmakla tabiat çocuğu sadece serbest olandan serbest olmayan bir kitle oldu. (161)

Sosyal proplemler Avrupa ithalatı ile de oluștu… Avrupa ticaretinin balta girmemiș ormanlara ihracatı ile bir çok basit el sanatı yok edildi. (168)

Benim kliniğimde gördüğüm çokevlilikler bana çirkin yönlerini göstermediler. (171)

Balta girmemiș orman insanı hrıstiyanlıktan neyi idrak edecek ve nasıl idrak edecek? Avrupa’da hrıstiyanlığın ilkel insanlar için karmașık olup olmadığı hep soruldu. Bu soru bașta beni hep huzursuz etti. Șimdi tecrübelerime dayanarak “hayır” cevabını verebiliyorum. Sonunda tabiat insanının sandığımızdan daha düșünen olduğunu farkettim. (190) Son olarak beyaz birisi bana “zenciler gazete okumadıklarından bizden daha derindirler” dedi. Bu paradoksta biraz gerçek payı var. (191)

Tabiat çocuğu ölümden korkmuyor, zira onu biraz tabii bir șey olarak görüyor. (192)

Bizim onlara getirdiğimiz çirkin hastalıklar ve șnaps ile olușturduğumuz sefilliği kim ölçmeye cesaret edebilir ki! (205)

  1. Bölüm

Kitabın üçüncü bölümü “Lamberene’den Mektuplar, 1924 – 1927” bașlığını tașıyor. Bu bölümde dikkatimi çeken tesbitleri de bundan sonraki alıntılarla özetlenmeye çalıștım.

Afrika’dan bir zenciyi getirtmek için gerekli olan formaliteler İngiltere’ye bir köpeği getirme için gerekli formaliteden daha fazla olabilir. (216)

26 Mart 1924, çarșamba, biz Fernando Po’daki küçük Santa Isabella limanındayız. Fernando Po, Kamerun koylarının önünde bulunan, İspanya’ya ait müthiș verimli bir volkanik ada. En iyi kakao Afrika’dan değil, zira Guatemala’dan geldiği halde ada üzerinde kakako üretimi  özellikle çok büyüyüp gelișmiș. Ama Fernando Po’da kakao üretimi için ișgücünü bulmak ciddi bir sıkıntı. Renkli yerli halkı adeta artık yok. Onlar daha önce bașvurulan acımasız zorla çalıștırmayla imha edilmișler. Fernando Po gerçek bir cennet. Getirilecek ișgücüne ihtiyaç duyuyor. Fakat Afrika’daki hiç bir koloni kendi siyahlarına göç etme izni vermiyor. (223-224)

Kolonide geçerli kurallara göre bir toprak parçası “çok değerli”, bu ihracat için yararlı bitkilerle kaplı olmak demektir, olduktan sonra mülkiyete alınabiliniyor. (352)

Daha önceki satırlarda bu yazıyı yazmanın nedenini kısaca dile getirdim. Kitaptan son alıntıları yaptıktan sonra kendime ait bir kaç satır ile yazıyı sonlandırmanın daha uygun olacağı kanaatime binaen bu son satırları yazıyorum.

Albert Schweitzer’in Afrika’daki hatıralarında gözlemlenen ve dile getirilen bir çok tesbit ve vakanın hala mevcut olması, bu sürecin etkisini hala yeryüzünde farklı șekillerde de olsa göstermesi kitapta yazılanların güncelliğine delalet ediyor. Sanıyorum bu güncellik bu yazıyı kaleme alıșımda büyük bir rol oynadı.

Zamanla bizlerin, burada herbirimizin kendisini gözönüne getirmesini istiyorum, koloniyalizmin arzuladığı insan tipine dönüștüğümüze tanık oldum. Bunun farkında mıyız? Farkında olup olmamak realiteyi değiștirmez. Ama kendimizi değiștirmek istiyorsak farkına varmadan hiç bir șey yapamayız.

 

Stuttgart, 21,09.2017, perșembe

 

 

[i] Almanca‘da „Sch“ harfleri Türkçe’deki „ș“ harfinin karșılığıdır. Orjinal haliyle yazmayı tercih ettim.

[ii] https://tr.wikipedia.org/wiki/Albert_Schweitzer

[iii] https://de.wikipedia.org/wiki/Albert_Schweitzer

[iv] Almanca Wikipedia Ansiklopedisinde bu bilgiler dile getirilse de Türkçe Wikipedia Ansiklopedisinde Albert Schweitzer’nin misyonerliğe karşı olduğu bilgisi üzerine basıla basıla dile getiriliyor.

[v] https://de.wikipedia.org/wiki/Albert_Schweitzer

[vi] https://de.wikipedia.org/wiki/Albert_Schweitzer

[vii] https://tr.wikipedia.org/wiki/Albert_Schweitzer

[viii] Albert Schweitzer: Selbstzeugnisse, Aus Meiner Kindheit und Jugendzeit zwischen Wasser und Urwald Briefe aus Lambarene. (Kendi Şahitliğim, Benim Çocuk ve Gençlik Zamanımdan Su Ve Balta Girmemiş Orman Arasında Lambarene’den Mektuplar)  Oktober/Ekim 1959, München.

[ix] Parantez içerisindeki rakamlar alıntının geçtiği sayfa numarasını vermektedir

[x] Yazar kitabında sık sık „tabiat çocuğu“, „tabiat insanı“ ifadelerini kullanıyor. Bunlarla  doğal kalmıș afrikalılar kastediliyor

1927 Pêçar Tenkil Harekatı Kitabı* Vesilesiyle Bir Deneme

Türkiye’deki Kürt bölgelerinin kendine ait kürtçe isimleri vardır. Devletin isimleri değiștirme politikalarına rağmen bu isimler hala kullanılmakta. Bunların bazısı Serhed, Botan gibi geniș bölge isimleridir. Bu isimlendirmeler coğrafik alan küçüldükçe de devam ederler. En küçük idari birim olarak köy ve mezra isimleri karșımıza çıkar. Köy mıntıkası içerisinde yer, tepe, dere, çeșme isimlendirmesiyle gitgide alan küçülür. Bu isimlendirmeler tarihi süreç içerisinde olușmuștur. Buna rağmen bu isimleri yok sayıp türkçe isimlerin verilmesi beraberinde tarihi bir kopukluğu getirdi. Türkçe isimler ilk kez resmi belgelerde kullanılmaya bașlandı. Bu isimler zaman içinde günlük konușmada kullanılacak mı, kullanılmıyacak mı zaman gösterecek. Zamanla unutturulmak istenilen eski isimlerin nasıl olușup geliștiğini ortaya koyacak araștırmalar ve tarihi gerçekler ne yazık ki ya yoktur ya da ulașılmıyacak tozlu raflara kaldırılmıștır. Pêçar da bu anlamda bir bölgenin kürtçe ismi.

Kürtçe isimlendirilmelerin Türkiye’deki bazı güncel isimlendirmelerle karșılaștırılması daha iyi anlașılmasını sağlar. Serhed, Botan gibi isimler coğrafik anlamda önümüze çıkan 7 bölge isimlerine benzetilebilinir. Bir alt birim olarak iller karșımıza çıkmaktadır. Zaten bu bölgeler Osmanlı dönemindeki idari yapılanmalarla adlandırılıyorlardı. Daha alt isimlendirmeler ilçeler ve köyler șeklinde beliriyor. Pêçar Çukurova ismi gibi coğrafik bir bölgenin ismi olarak öne çıkıyor.

Bir bașka örnek Elazığ’in Dep (Karakoçan) ilçesi. Karakoçan Cumhuriyet döneminde ilçe haline getirildi. Daha önce bir kısmı Palu’ya bir kısmı da Kiği’ye bağlı idi. Kiği uzun süre Erzurum’a bağlı iken daha sonra Bingöl’e bağlandı. Karakoçan’a bağlı köylerin bir kısmı Oxi bölgesinin köyleri. Karakoçan’ın kendisi de Oxi’de. Bılanlığ bölgesindeki köylerin bir kısmı Karakoçan’a bağlı iken bir kısmı daha sonra ilçe statüsüne çıkarılan Kovancılar ilçesine bağlı. Gaz ismiyle anılan köylerin büyük bir kısmı daha önce Kiği’ye bağlı iken daha sonra Karakoçan’a bağlandılar.

Oxi’nin batı ve kuzeybatısında Îzol, güney ve güneybatısında Bılanlığ, doğusunda Cewaxçur ve kuzey ve kuzeydoğusunda ise Gaz bölgeleri bulunur. Bılanlığ Palu, Cewaxçur Bingöl, Gaz Bingöl/Kiği, İzol de Dersim bölgesinin uzantılarıdır.

Oxi’deki köylerin ekseriyeti Kurmanci konușur, Zazaca konușulan bazı köyler de var. Bazı köyler sadece alevi, bazıları sadece sunni olsa da alevi-sunni karıșımı köyler de az değil. Ayrıca hem Kurmanci hem Zaza konușulan köyler de var. Oxî coğrafik ve kültürel konumundan dolayı hem Șeyh Said bașkaldırısından sonraki katliamdan hem de Dersim katliamından direk etkilenmedi. Buna rağmen günümüze kadar her iki katliamın yıkım ve kıyımları kulaktan kulağa aktarılarak çocukların büyütüldüğü bir bölge. Bölge coğrafik olarak her iki katliamın vuku bulduğu alanın dıșında, ama komșusu.

Sayın Yusuf Ziya Döger’in “Șeyh Said Hareketi Sonrası Pêçar Tenkil Hareketi / 1927” adlı kitabını okurken bir birșeyler yazma zorunluluğu hissettim. Doğup büyüdüğüm bölgeye dair birgilerle bir giriș yapma arzusu kendiliğinden geliști. Bundan sonraki satırlar daha çok kitabı okurken bende olușan duygu ve düșünceler.

Kitaptan uzun bir süredir haberdar olmama rağmen 29.01.2017 tarihinde elime geçti. Hemen okumak istediğim kitaplardan olduğu halde yeni bitirebildim. Çok hacimli kitaplar dıșında okumak için elimde bu kadar uzun süre kitap tașıdığımı hatırlamıyorum. Bu kitabı istediğim halde niçin hemen okuyup bitiremediğimi izah etmekte zorluk çektiğimi itiraf edeyim. Bunda psikolojik sebeplerin önemli bir rol oynadığını düșünüyorum.

Pedegojide ve psikolojide kișiliğin olușumunda etkili olan faktörler üzerinde farklı farklı görüșler dile getirilmiș ve getiriliyor. Bu çerçevede bir çok teori geliștirilmiș. Sanıyorum insanlık varoldukça daha bir çok teori olușturulacak. Insan kendisini anlayıp yorumlama, yașadıklarına bir anlam verme ihtiyacı duyuyor. Her șeyden önce kendini ve yașadıklarını anlamak istiyor. İnanç ve görüșüne göre insan ve hayat hakkında açıklama ihtiyacı duyuyor. Ama bu sanıldığı kadar kolay değil, çünkü insan “zübde-i alem”dir, yani alemin özü. Meseleye bu açıdan bakıldığında insanın sanılandan da mürekkep/kompleks olduğu ortaya çıkıyor. Bu çok yönlülük devingenliğiyle daha da çetrefilleșiyor. Bırakın insanları, kendimizi bile anlamakta bazen zorluk çektiğimizin șahidiyiz.

Farklı dönemlerde farklı șahsiyetler insanın anlașılması için açıklamalarda bulunmaya çalıșmıșlar. Bunların bazısı zamanla daha kabul görmüș olsalar da bu uğraș son bulmuș değil. Mevlana Celaledin-i Rumi, “ “Aziz dost! Sen, tek bir kişi değilsin; sen bir alemsin! Sen derin ve cok büyük bir denizsin. Ey insan-i kamil! O senin muazzam varlığın, belki dokuzyüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce alem, o denize gark olup gitmistir!” (Mevlana, Mesnevi, cilt 3-4 s.94) derken hem insanın mürekepliğine hem de insanın sahip olduğu potansiyele dikkat çekmiș diye düșünüyorum. Yeryüzünde olup bitenlerle meșgul olan insan “yaratıkların en șereflisi” olma ile “yaratıkların en düșüğü” olma uç noktaları arasında hareket etme kabiliyetine sahip. Bu kabiliyetini devreye sokan kiși ona göre bir yer ediniyor. Kiși ne kadar güzele, doğruya, iyiye yönelirse o kadar yönünü șerefli olmaya çevirmiș oluyor; aksi durumda da istikameti düșüșe doğru yol alıyor.

Sayın Yusuf Ziya Döger’in sözü edilen eseri Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında vuku bulmuș ve zamanla unutulmaya bırakılmıș bir felaketi günyüzüne çıkarma uğrașının ürünü.

Yazar “Pêçar Tenkil Hareketi/1927” kitabının önsözünde çok önemli bilgilerle kitaba bir giriș yapmıș. Resmi tarih ile yerel tarih arasındaki fark üzerinde durmuș. Yerel tarihin bölgedeki toplumun hafızasındaki önemine vurgu yaparak toplumsal hafızanın olușmasındaki etkisine dikkat çekmiș. Bölgede vuku bulan olayların nesilden nesile aktarımıyla toplumsal hafızanın oluștuğunu ve bunun oradaki insanların kișiliklerinin olușmasında ciddi bir etki bıraktığını vurgulamıș. Yazarın bu bölgede doğup büyümüş olması aktarımlarını daha da değerli kılıyor.

Bölgenin insanını ve sorunlarınını daha sağlıklı bir șekilde anlayabilmek için bu tesbitler önemli ipuçlarını veriyor. Bir șey olmamıș gibi davranmak sorunu çözmediği gibi daha ciddi sorunları da beraberinde getiriyor. Bir bölgede meydana gelmiș felaketler nesilleri așan uzun süreli etkiler bırakyor. Pêçar Tenkil Hareketi’nde olup bitenleri okuduğumuzda tüylerimiz ürperiyor. Devlet aklının bütün bu olup bitenleri yok sayması felaketin etkisini ortada kaldırmadı. Bilakis bu tavır bölge insanında ciddi bir öfke ve patlamayı besledi. İçten içe kabaran psikolojik sıkıntıların beklenmedik tavır ve eylemlerle dıșa vurulması ciddi toplumsal sıkıntılara da kapı aralamıș olur. Yazarın bu konulara değinmesi ișin ciddiyetini kavrama açısından önemli bir tespittir.

Kitabın ilerliyen sayfaları üstü örtülen bu ciddi katliamı yerel kaynaklara dayandırarak ortaya koyuyor. Korumaya muhtaç insanları çocuk ihtiyar ayırımı yapmadan evlere doldurup canlı canlı ateșe vermek inanılacak gibi olmasa da bölgedeki insanların zihnine kazınmıștır. Bu korkunç imhaya dair arșivlerin hala sır gibi saklı tutulması kulaktan kulağa aktarılan bilgileri teyid ediyor gibidir. Resmi tarih açısından konuyu ele alan tek kitabın[1] bile daha sonra yasaklanması olayın vehametini gösteriyor kanısındayım.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulușundan kısa bir süre sonra iktidarı ellerinde bulunduranların hedefledikleri tek ulus cumhuriyet ideolojisini yerleștirmek için neleri göze aldığını, Anadolu’daki halklar mozayiğini yok sayıp herkesi kendi cenderesinde eritip yok etme politikasına karșı olușan bașkaldırıları ne kadar acımasız ve gayri insani yöntemlerle bastırdığını bu kitapta canlı bir șekilde göreceksiniz. Hatta bir çok katliamın ilerde olabileceği tahmin edilen varsayımlara dayandırılarak planlandığını düșünmeden edemiyeceksiniz.

Bütün bu olup bitenleri resmi tarihin gözlüğü dıșında görmek isteyenler bu ve benzeri eserleri okumakla farklı bakıș açılarını kazanırlar. Yazar doğal olarak bütün bu katliamlara maruz kalmıș bölge insanında olușmuș travmaları atlatmaları için yerel tarihin araștırılıp ortaya çıkarılmasının önemine dikkat çekiyor. Bu eserin, hep dillendirilen ama tesis edilmesi için pek bir șey yapılmayan, gelecekte vuku bulmasını umduğumuz sosyal barıșın sağlanması sürecinde toplumsal bir rehabitasyonun bașlatılmasında önemli bir rol alacağını umuyorum.

Devlet aklı yüzyıla varan bu çalkantılı dönemi daha ne zamana kadar eften püften yöntemlerle geçiștirmeye devam edecek? Dersim katliamının iktidarı ellerinde bulunduranlar tarafından planlanıp ișlendiği yarım yamalak da olsa dile getirildi. Peki Șeyh Said Kıyamı’na destek vermiș olan Pêçar Bölgesi’ndeki katliamı bir nebzecik de olsa gün yüzüne çıkaracak belgeler daha ne zamana kadar kapalı kapılar arkasında saklı kalacaklar? Yok sayma ve gizleme ile hiç bir șeyin halledilemiyeceği ne zaman anlașılacak ki toplum tekrar kendi kendisini rehabilite edecek bir mecraya doğru yol alabilsin? Bir rehabilitasyonun gerçekleșmesi için gerçeklerin dile getirilip ortaya konulması, yani kabullenilmesi elzemdir. Bütün bu olup bitenlerden habersiz olan vatandaș, bütün bu olup bitenleri hafızasında canlı tutan vatandașı anlamadıkça toplumsal barıșı sağlamak mümkün olmıyacaktır.

Politikacıların her fırsatta kardeșiz deyip kardeșliği tesis edecek adımları atmamaları ya da atamamaları, buna karșılık bu haksızlığı suistimal edenleri hedef göstererek kendi durumlarını savunmaları da bir suistimal değil mi? Bir devlet kendi iç sorunlarını hak ve adalet üzerine çözmedikçe elini ve ayağını zincire vurmuş olur. Bașkalarının zulüm ve katliamlarına dikkatleri çekmek sorunları çözmez, adaleti sağlamaz, huzur getirmez.

Hasan Polat, 30.05.2017

* Yusuf Ziya Döger: Șeyh Said Hareketi Sonrası Pêçar Tenkil Harekâtı / 1927, Nûbihar Yayınları, Istanbul 2016

[1] Reșat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’inde İç Ayaklanmalar (1924 – 1938)

Almanya’daki Cami ve Mescitler

Güçlü toplumlar kendilerine özgü mimariler geliștirirler. O mimari zamanla bașkaları üzerinde etki bırakır. Osmanlı Istanbul’un fethinden sonra Bizans mimarisinden faydalanarak kendine has bir cami mimarisi geliștirdi. Bu Mimar Sinan ile doruk noktasına ulaștı ve ondan sonraki cami mimarisinde belirleyici olmaya bașladı. Bu belirleyicilik daha çok Anadolu ve Balkanla sınırlı kaldıysa da Avrupa’da Islam’ın cami mimarisi olarak hafızalarda yer edindi.

Almanya’da 18. ve 19. yy’da osmanlının bu cami mimarisi örnek alınarak bazı yapılar inșa edildi. Fakat bunlar cami değildi. Ișlevsel olarak ilk cami 1915’de Berlin Wunsdorf’da inșa edildi. Amaç Almanya’nın savaștığı ülkelerde esir alınmıș müslüman askerin gönlünü almak ve hala düșman saflarında savașan müslümanları savașmaktan soğutmaktı. Bu müslümanlar için Berlin’de bir toplama kampı olușturulur ve kampta toplananlar için bir cami inșa edilir. Bu cami tarihte Almanya’da müslümanların ibadetlerini ifa etmeleri için inșa edilmiș ilk cami olarak kabul edilir ve I. Dünya Savașı’ndan sonra tekrar yıktırılır.[i]

Bu esir kampının ve caminin ilginç bir hikayesi var. Kampın adı gibi caminin de adı „Halbmond“, yani hilaldır. Almanya’nın ilk camisi olan Hilal Camisi hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler așağıdaki internet adresinde Deniz Baran’nın makalesine bașvurabilirler.[ii]

Müslüman ahali tarafından Almanya’da ilk cami 1924’de Ahmediye Cemaatı‘nın bir kolu tarafından Berlin Wilmersdorf’da Hindistan’daki cami mimarisine uygun bir șekilde inșa edildi ve hala ișlevini sürdürmektedir.

Günümüzde cami ve minare tartıșmaları çerçevesinde gündeme gelen ve üzerinde tartıșılan cami meselesi daha çok II. Dünya Savașı’ndan sonra müslüman ülkelerden gelen göçmen ișçilerin etrafında kümelendikleri ve ibadetlerini ifa edikleri cami ve mescitlerdir. Almanya’daki müslüman göçmen ișçiler ilk bașlarda cuma namazlarını eda etmek için sanayi bölgelerinde ve arka sokaklarda kiraladıkları mekanları mescitlere çevirerek ibadetlerini yerine getirmeye çalıștılar. Bu gibi yerler aynı zamanda bir dernek ve çay evi görevini de yerine getiriyordu. Dıșardan hiç dikkat çekmeyen, çoğu zaman kapıları arka sokaklara açılan bu yerlere almancada „Hinterhofmoschee: arka avlu camiler“ denir. Mevcut camilerin çoğu hala bu tür camilerdir. Bu camilerin sayıları hakkında çok farklı tahminlerde bulunulmaktadır. Bu cami dernekleri genellikle gelinen ülkenin adıyla ya da mensup olunan cemaatın adıyla anılırlar.[iii]

Rauf Ceylan[iv] Almanya’daki șimdiye kadarki cami/mescid gelișimini așamalara ayırıyor. Ona  göre 1970-1980 yılları arasında arka avlu (Hinterhof-Moscheen) camileri/mescidleri açıldı. Bu dönemde Türkiyeli göçmen dernekleșmelerinin çok katı bir șekilde birbirlerinin aleyhine yarıștıkları dönemdir. Bizim cemaatın dıșındakilere selam verilmez, ilișki kurulmaz, hatta müslümanlıkları bile tartıșılır, anlayıșı hakimdir. Ciddi kamplașmalarla beraber sık sık bölünmelerin de olduğu bir dönemdir.

1980’den itibaren Konsolidasyon (birleștirme ve takviye) dönemi bașlar. Merkez çatı kurulușlar olușturularak camiler bir çatı altında birletirilmeye çalıșıldı. Birbirleriyle didișmelerde bir azalma gözlendi. Cemaatler memleket sorunlarını ön plana almaya bașladılar. Camiler daha çok ibadete yönelik faaliyetlerinde yoğunlaștılar.

1990’ların ortalarından itibaren üçüncü așamaya geçildi. Rauf Ceylan bu așamaya Diaspora-Islamı’na yönelme așaması olarak isimlendiriyor. Türkiye’deki sıkıntılar yerine Almanya’daki türkiyelilerin sorunları konușulmaya bașlandı. Artık dini meseleler yerine güncel dünyevi meseleler de konușulmaya bașlandı. Bu camilerin ibadet dıșında çok ișlevli merkezlere yönelmelerini beraberinde getirdi. Sosyal sorunlarla ilgilenme, danıșmanlık, eğitimle ilgili hizmetler v.b. imkanlar sunulmaya çalıșıldı.

Yeri gelmișken camilerin çok yönlü toplumsal sorunların konușulup çözümler arandığı mekanlarla beraber bir külliye olușturmalarının müslümanların geleneklerinde mevcut olduğunu belirtmekte fayda buluyorum. Modern ulus devletlerin olușturulmasıyla bu gelenek akamete uğradı diye düșünüyorum. Türkiye’de de Cumhuriyet’in kurulmasıyla beraber bir çok gelenek gibi bu da terkedildi. Almanya’da karșı karșıya kalınan sıkıntılar tekrar bu geleneğe yönelmeyi beraberinde getirdi. Cami derneklerin bu funksiyonlara yönelmesi imamlarından beklentiyi fazlalaștırdı ve görev alanlarını çeșitlendirdi. Bu çeșitlenme o dereye vardı ki imamlar bunun altından çıkamayacak bir duruma geldiler. Çünkü Türkiye șartlarında yetișen imamlar bu konularda profesyonel bir eğitimden geçmemișlerdi. Yabancısı oldukları bir ülkede, nisbeten yabancısı oldukları cemaatın sosyal sıkıntılarıyla bașetmelerini beklemek haksızlık olur. Cemaat imamların nisbeten yabancısıdır, çünkü almancılar zamanla göçmen olmanın beraberinde getirdiği kendilerine ait tipik bazı özellikler ve de alıșkanlıklar geliștirdiler. Bu değișim ve bașkalașım zamanla Almanya Türkçesi gibi bir ifadelendirmeyi beraberinde getirirse șașmamak lazım.

Cami derneklerde üçüncü așamada gözlenen bu çeșitli sosyal ve kültürel konulara el atma politikası daha çok dernek yönetimlerinde görev almaya bașlıyan genç neslin bir talebi olarak ortaya çıktı diyebiliriz. Bir anlamda çatı kurulușların bilinçli bir tercihinden ziyade alttan gelișen bir taleptir.

Almanya’da görev yapan imamlar hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler sayın Ceylan’nın sözü geçen eserine bașvurabilirler.

Görünüm ve ișlevsel olarak Almanya’da camiler 1950’lerden itibarek tek tek inșa edilmeye bașlandılar. 1957’de Hamburg’da Fazle-Omer-Camii, 1960-65 arası yine Hamburg’da Iman Ali Camii, 1964-68’de Achen’de Bilal Camii. Bu üç cami ticaretle uğrașan ya da akademik alanda aktif olan çevrelerce inșa edildiler. Almanya’ya göç etmiș ișçilerin kurdukları derneklerce yapı ve ișlev olarak cami inșa etme 1980’lerden itibaren görünmeye bașlandı. Bu yeni yapılar klasik mimariden ziyade modern mimarinin izlerini tașımaktadır. Bunun niçin böyle olduğunu ileriki sayfalarda belirtmeye çalıșacağız. Genel olarak cami mimarisinin belirlemesinde camiyi inșa etmek isteyen cemaatın tercihinden ziyade inșa izni veren makamların endișelerinin belirleyici olduğunu belirtelim.[v]

Inșa izni veren makam yapının göze batmıyacak bir șekilde olmasınına özellikle önem veriyor. Alman toplumu dinle zayıf bir ilișki görünümü verse de olup bitenlere pür dikkat kesilen bir toplum. Toplumda islami çağrıștıran bir mimari yapının rahatsızlık uyandırdığı bilinmiyen bir șey değil. Camilerle alakalı yazılarda șu ya da bu șekilde „Almanya cami stili ve estetiği“[vi] gibi bir beklenti vurgusu yapılmaktadır. Ve cami inșasında bu beklenti önemli bir rol almaktadır. Buna karșı göçmen müslümanlar ise alıșageldikleri bir mimariye uygun cami inșa etmeyi kendisini artık buraya ait görmenin bir șartı olarak görmektedir. Bu anlamda göçmen toplumla yerleșik toplum arasında birbirleriyle çelișen beklentiler sıkıntıyı körüklemektedir. Dini çağrıșım yapan mekanlara karșı gösterilen bu hassasiyet modern denilen alıșılmamıș yeni mimaride gözlemlenmiyor. Bu tür modern yapılar yeri geldiğinde farklı olmasından dolayı öne bile çıkartılmaktadır. Özellikle inșa edilmek istenilen bina ve cami külliyesinin görünür kılınmak istenmesi endișe yaratmaktadır.

Islam‘da cami kutsal bir mekan olmasa da bazı kültürlerde camilere bir kudsiyet atfedilmektedir. Almanya’daki müslüman topluluğu olușturanların ekseriyetinin Türkiye kökenli olmaları halk arasında camilere atfedilen kudsiyetin buradaki camilere de tașınmasını beraberinde getirmektedir. Bu da cami inșası alanında yukarda belirtilen sıkıntılara yansımaktadır. Bu kutsiyetin bilinç dıșında olușturduğu algı camilerde kubbe ve minareyi öne çıkarırken, camilere karșı çıkanlarda ise bir tehdit olarak kabule götürmektedir. Bunun içindir ki cami inșa izinlerinde camiden çok minarelerin inșa edilip edilmemesi ve minarelerde ezan okunup okunmaması tartıșılmaktadır. Eğer minarenin inșa edilmesine izin verilecekse, bu kez de ne kadar yüksek olacağı üzerinde yoğunlașılmaktadır. Cami ve minarenin bulunduğu mekanlar müslümanların varlığının birer ișareti olarak algılandığı için toplumun belli bir kesiminde rahatsızlık uyandırmaktadır. Sık sık dile getirilen çok kültürlülüğe rağmen Almanya’da müslümanların dini mekanlarıyla var olmaları pek hoş karşılanmamaktadır. Mevcut olan dernek ve cemaatların, cemaatı cami ve derneklerine bağlamaya çalıșırken bașvurdukları yanlıș yöntemler, gerekli görüldüğünde rahatlıkla aleyhlerine bir malzemeye dönüşebilmektedir.

Dipnotta ismini verdiğim, 2009’da yayınlanan kitapta Almanya’daki cami sayısı 2600[vii] olarak veriliyor. Wikipedia, Islam Arşivine dayanarak 2008’da Almanya’da 206 cami ve 2600 mescit vardı diyor.[viii] Bir başka internet sayfası haftalık die Zeit gazetesine dayanarak bu sayının 2016’da 2750 olduğunu söylüyor.[ix]

Kitabın yazarı Leggewie, 19970’li yıllardan itibaren sessiz sedasız olușan bu camilere ve șu anda inșa edilmek istenen 200 kadar camiye karșı farklı biçimlerde itiraz ve protestoların yükseldiğini söylüyor. Buna sebebi olarak da sanayi bölgelerinde, kuytu ve görünmez șekildeki camilerin șehir merkezlerine yakın ve farkedilir bir șekilde inșa edilmesinin toplumda bir korku ve endișe olușturmasına bağlıyor. Bu tür camilerin yaygınlașmasıyla alman toplumunda yabancılașma, paralel bir toplum olușturma ve teröre zemin hazırlama gibi korkuları öne çıkarıyor[x]. Bu algının olușmasında, Islam‘a karșı olan alman ulusalcı parti ve kurulușların propagandasının elbette etkisi vardır. Fakat cami inșa eden grup ve cemaatların öne çıkardıkları ulusalcı ve duyguları tahrik edici tavır ve söylemlerinin de etkisini gözardı etmemek gerekir düșündesindeyim. Mesela „Fatih“ isminde çokca caminin olması, bakın bunlar bizim ülkeyi fethetmek istiyorlar șeklinde karșı propagandaya malzeme sunabiliyor.

Evinin yakınında büyük bir caminin inșa edildiğini duyan bir kișinin endișeye kapılmasını anlamak lazım. Bu endișelerin giderilmesi için cami inșaatını yapan dernek ve kurulușa çok iș düșüyor. Hatta evinin yakınında büyük bir alıșveriș yerini yapılacağını duyduğunda bile insan endișelenmeye bașlar. Her șeyi camiye karșıymıș gibi algılamamız doğru olmaz. Inșa esnasında çıkacak gürültüden tutun da daha sonra oraya girip çıkacak arabaların gürültüsü, park proplemi vs endișeler herkesin aklına gelebilecek endișelerdir.

Almanya’da cami inșa etmek için izin alındığında gayri resmi olarak șu konularda uzlașmak gerekir. Aksi halde izin almak çok zorlaşır. Mümkünse minaresiz ve kubbesiz, eğer ille olacaksa göze batmıyacak șekilde olmalı ve minarede ezan okunmamalı. Özetle Almanya’da cami inșa etme müsadesi almada gözönünde bulunduran temel ölçü bu cümlede saklıdır. „Islamın gönürlülüğünü meydan okuyacak șekilde olmazsa cami projeleri daha çabuk gerçekleșir.“[xi]

Her toplumda tarihi süreç içerisinde süzülüp gelen önyargılar vardır. Bu önyargıların bir kısmı gerçeği yansıttığı gibi bir kısmı da yansıtmıyordur. Önemli olan bu önyargılara takılıp kalmamaktır. Günlük kișisel tecrübelerle bu önyargıları sınamak, ona göre önyargıları güncelleștirmek lazım. Ideal olan bu, ama bunu bașarmak öyle sanıldığı gibi kolay değildir. Bu sıkıntı Almanya’da mualesef çift taraflı olarak devam etmektedir. Kritik anlarda müslüman bir kiși uğradığı bir haksızlıktaki payını hiç sorgulamadan tepkisini „nazi almanlar“ ifadesiyle ortaya koyduğu gibi, bir alman da „müslümanlar zaten böyle“ diyerek önyargılarına sığınabilmektedir. Bu ifadeler ferdi așıp toplumu kapsayan kollektif bir bilinç haline dönüștüğünde sıkıntı daha da büyümektedir.

Göçmen müslüman ișçilerin Almanya’daki serüvenleri yarım asırı geçmiș durumdadır. Bu yarım asırlık tecrübeler hala önyargılarda pek bir düzeltmeye gitmemișse ciddi bir sorun var demektir. Bu alanda çoğu zaman azınlık konumundaki topluluk merkeze alınarak değerlendirmelerde bulunuluyor. Oysa çoğunluğu teșkil eden topluluğa da ciddi görevler düșmektedir. Göçmen ve azınlıkta olanlar, konumu gereği daha dikkatli ve de tutucudurlar. Eğer aynı dikkati ve tutuculuğu çoğunluk da takınırsa toplumsal gerginlik had safhaya çıkabilir. Konu müslümanlar ve müslümanların dini vecibelerini sembolize eden değerlere gelince hassasiyet büyüyor.

Örnek olarak dip notta kaynak verdiğim kitabı ele alalım. Kitabın ana bașlığı „Almanya’da Camiler“. Kitabın ikinci bölümünü Claus Laggewie hazırlamıș. Müslüman bir okuyucu bu bölümü okumaya bașladığı andan itibaren içten içe bir huzursuzluk sezmeye bașlar. Yazar farklı bölgelerde inșa edilmek istenilen camilerin müsaade alma serüvenlerini anlatmaya çalıșıp bir sonuca varmak istiyor. Kendisince bazı tavsiyelerde de bulunuyor. Örnek olarak Köln’de inșa edilen DITIB’in Merkez Camisi’nin izin alma ve inșa sürecini anlatan bölüme „Türkler Köln Önlerinde“[xii] bașlığını atmıș. Bence bu bașlığın kendisi bile yeteri düzeyde sorunlu. Çünkü otomatikmen „Türkler Viyana Önlerinde“ çağrıșımını yapmıș oluyor. Ilerleyen satırlarda bu çağrıșım dolaylı yollarla daha da güçlendiriliyor. Bu yetmiyormuș gibi Necla Kelek’ten[xiii] alıntılarla inșa edilen camileri ve edilecek cami projelerini töhmet altında bırakıyor.

Almanya’da müslüman ülkelerden gelen bir kiși, kısa yoldan meşhur olamak istiyorsa, geldiği toplum hakkındaki alman toplumunun önyargılarını destekleyici söylemlerde bulunması ișini epeyce kolaylaștırıyor. Daha sonra bu tür kișiler hızlarını almayarak alman toplumunun müslümanlar hakkındaki beklentilerini dillendirmeye başlıyorlar. Islam’ın ve bunun tabii bir sonucu olarak müslümanların reforme edilmelerinin zaruretini dile getiriyorlar, bu anlamda tavsiye ve önerilerde bulunuyorlar. Mevcut halleriyle müslümanların önlerinin açılmasının beraberinde getirebileceği korkunç senaryolar çizmeye bașlıyorlar. Ondan sonra her ihtiyaç duyulduğunda bu kișilerin düșüncelerine bașvurulmaya bașlanılıyor. Bu gibi kișiler basında bol bol endam etme imkanını elde ettikleri gibi bilir kiși olarak çok ciddi toplantılara çağrılır, azımsanmıyacak meblağlarda projeler hazırlamalarına olanak sağlanır. Ondan sonra da, bir anlamda, sizden biridir bunu söyleyen denircesine müslümanların önüne konuluyolar.

Dünyanın dört bir yanında Almanya’ya gelip yerleșmiș müslüman kökenli göçmenler vardır. Her kes doğal olarak geldiği ortamın ve toplumun bir çok özelliğini beraberinde getirmiștir. Kiși bunların bazısını özellikle korumaya çalıșırken bazısını da zamanla terk edebilmektedir. Müslümanlar hakkında bir iddiada bulunulurken, bir çok farklılıkları ve çelișkileri içinde barındıran bu topluluğun günlük yașamlarında iddiasını destekliyecek örnekler bulmak için fazla uğrașmaya gerek yok. Istenildiğinde cımbızla ayıklarcasına bu tür örneklerle önyargılar desteklenilmekte, bunun üzerinde çıkar sağlanmaktadır.

Bilindiği gibi basın için sansasyonel olușturacak istisnai olaylar günlük alıșılagelmiș olaylardan daha ilgi çekicidir. Siyasi araneda ulusalcı ya da ırkçı olan parti ve gruplar için bu tür örnekler zaten biçilmiș kaftan gibidir. Islam dünyasının șu an içinde bulunduğu durum ve bu durumun medya yoluyla Avrupa’daki pazara yansıtılması bütün bu olup bitenleri daha da içinde çıkılmaz bir hale sokmaktadır.

Köln’deki Merkez Camii’nin yapılmaması için olușturulan „Pro Köln: Köln için“ insiyatifi daha sonra „Pro Deutschland: Almanya için“ insiyatifine dönüștü. Bu süreç islamfobi hareketi olan PEGIDA’nın[xiv] temellerini attı. Daha sonra bu tecrübelerden Avrupa çapında bir hareket olușturulmaya çalışıldı.

Almanya’da cami inșa etmeyle alakalı lehte ve aleyhteki yazılarda hep gündeme getirilen bir konu var. Bunun hep gündeme getirilmesini tam olarak anlayabilmiș değilim. Sözü edilen kitapta da bu konu șu ifadelerle gündeme getirilmiș:[xv]

„Uluslararası durum yerel anlașmazlıklara yeni çerçeveler çiziyor: Batı’da müslümanlara cami inșa ve ișletme imkanları tanınırken islam ülkelerinde hrıstiyan ve yahudi cemaatlerin kovușturulması ve Türkiye’de de ibadet yerlerini tesis etmelerinin zorlaștırılması bu konuda artan bir höșgörüsüzlüğe sürüklüyor.“

Anlașılan Almanya‘da cami cemaatları ve camiler daha uzun süre tartıșma konusu olmaya devam edecektir.

14.12.2016, Stuttgart

 

[i] Beinhauer-Köhler, Bärbel; Leggewie, Claus: Moscheen in Deutschland. München 2009, s. 20

[ii] http://www.dunyabizim.com/mercek-alti/24531/almanyanin-en-eski-camii-ve-bir-cihadin-olasiliksiz-peygamberi

[iii] Beinhauer-Köhler, Bärbel; Leggewie, Claus: Moscheen in Deutschland. München 2009, s. 25-28

[iv] Ceylan, Rauf: Die Prediger des Islam. Imame – Wer sie sind und was sie wirklich wollen. Freiburg im Breisgau 2010, sayfa 64-69

[v] Beinhauer-Köhler, Bärbel; Leggewie, Claus: Moscheen in Deutschland. München 2009, s. 36

[vi] Beinhauer-Köhler, Bärbel; Leggewie, Claus: Moscheen in Deutschland. München 2009, s.36

[vii] Bu sayı namaz kılınan bütün mekanları içermekte, cami denilse de aslında mescit konumundaki yerlerdir.

[viii] https://de.wikipedia.org/wiki/Liste_von_Moscheen_in_Deutschland

[ix] https://de.qantara.de/content/16-mal-mehr-kirchen-als-moscheen-in-deutschland

[x] Beinhauer-Köhler, Bärbel; Leggewie, Claus: Moscheen in Deutschland. München 2009, s.117

[xi] Beinhauer-Köhler, Bärbel; Leggewie, Claus: Moscheen in Deutschland. München 2009, s.137

[xii] Beinhauer-Köhler, Bärbel; Leggewie, Claus: Moscheen in Deutschland. München 2009, s.146

[xiii] Beinhauer-Köhler, Bärbel; Leggewie, Claus: Moscheen in Deutschland. München 2009, s.154

[xiv] PEGIDA: (Almanca açılımı: Patriotische Europäer Gegen Islamisierung Des Abendlandes: Batının İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar).

[xv] Beinhauer-Köhler, Bärbel; Leggewie, Claus: Moscheen in Deutschland. München 2009, s.176

Fikir Olușumunda Medyanın Gücü

Almanya’da devlet, resmi radyo ve televizyon kanalları için her aileden aylık bir vergi kesiyor. Bu vergiye karșı Avrupa Üstmahkemesi’ne kadar gidildiği halde bir șey yapılamadı. O kadar özel kanalla rağmen bu verginin mantığı ne ve bu vergi niçin kaldırtılamıyor?

Verginin temel mantığı insanların kitle iletișim araçlarına ihtiyaç duyduğuna olan kanı. Devlet, kanunla vatandașın tarafsız bilgi ve haber edinme, program seyretme hakkını garanti altına aldığını söylüyor. Bu görevi de resmi kanallara vermiș, masraflarının karșılanmasını da yasa ile vatandașa yüklemiș.

Günümüzde kitle iletișim araçlarını kullanmıyan ya yoktur ya da yok denilecek kadar azdır. Hiçbir șey tek bașına ne iyidir ne de kötüdür. Bundan olsa gerek „her nimetin bir külfeti vardır“ sözü sıkça dile getiriliyor. Kitle iletișim araçlarının kullanıcıları üzerindeki etkisi hakkında farklı görüșler duymușuzdur. Olumsuzlukları vurguyanlar daha çok kitle iletișim araçlarının yönlendirmesini öne çıkarıyorlar. Olumlu yönlerini dillendirenler de ölçünün kaçırılmamasını belirtme ihtiyacı duyuyorlar.

Güçler ayrılığı ifadesini duymușuzdur. Bununla yasal, idare ve yargı gücü/erki dile getirilir. Modern dönemde sık sık duyduğumuz bir 4. güç vardır. Bununla kitle iletișim araçları (medya) kastedilir. Bundan olsa gerek ki her ülke, mümkün olduğunca kendi milli medyasını olușturmaya çalıșıyor. Hatta son dönemlerde grup ve cemaatlar bile medya edinme yoluna gittiler ve gidiyorlar.

Daha önceleri insanları yabancı kitle iletișim araçlarından mahrum kılma imkanı vardı. Teknik imkanların sınırları ihlal eden gelișimi bu anlamda bir çok yönetimi çaresiz bıraktı. Artık insanlar cebindeki telefonla internet üzerinde dünyanın bir ucundan bir bașka ucuna uzanabiliyor, bir çok gelișmeyi takip edebiliyor.

Teorik düzeyde bu doğru bir tesbit. Ama pratikte iș sanıldığı kadar kolay değil. Internet bağlantısı sandığımız gibi direk bir ulașım değil, bir çok süzgeçten geçiyor. En basitinden Google’de arama yaparak bir çok bilgiye ulașmaya çalıșıyoruz. Bu bize ciddi bir kolaylık sağlarken, Google’nin bize sunduğu öncelikli bilgiye mahkum olmamızı da beraberinde getiriyor. Aynı șey bir televizyon kanalı ya da gazete için de geçerlidir. Hatta biraz daha derinlemesine araștırdığımızda, bir çok medya aracının haber ajanslarının sundukları bilgilere mahkum olduğunu görüyoruz. Bütün bunlar bir çok șeyin öyle sandığımız gibi olmadığını gösteriyor. Asıl vahim olan, bir çok insanın bütün bunlardan habersiz olması ya da bütün bunları ciddiye almadan bir fikir tüketicisi durumuna düșmesidir.

Medya alanına yapılan büyük yatırımların bir sebebi olmalı. Devletler bunu daha çok vatandașını bilgilendirme olarak açıklıyorlar. Büyük holdinglerin  milyarlara varan yatırımlarını sadece maddi kazanç açıklar mı? En azından bir tüketici olarak medyanın etkilerinden haberdar olmamız gerekir. Ondan sonra her kes tercih yapmakta serbesttir. Medyadan faydalanırken külfetinden habersiz kalırsak ciddi sorunlar yașıyabiliriz. Makaleyle bu noktaya dikkat çekilmek isteniyor.

Fikir olușturma diye bir deyim vardır. Oysa her kesin bir aklı ve de fikri vardır. Fikir olușturma da nerde çıktı, diyebilirsiniz.

Insan sosyal bir varlıktır, insansız yașıyamaz. Beraber yașadığı insanlardan bir șeyler alırken bir șeyler de verir. Bundan daha tabii bir ilișki olmaz. Ama kitle iletișim araçlarında süreç böyle ișlememekte, kiși aldığını sandığı șeylerden daha çok bașka șeyler de almakta ve bunun ne olduğunun da çoğu zaman farkında olmamaktadır. Medya gücünü ellerinde bulunduranlar fikir olușturma egemenliğini de ellerinde bulundurmuș oluyorlar. Yeri geldiğinde bu gücü kötüye kullanabilirler. Bu nasıl bir güç ve nasıl olușur? Özetle șunları bilmekte fayda var:

Medya fikir olușumu üzerinde ne șekilde etkili oluyor:[i]

– Medya bilgi aktarıyor.

– Medya bazı konuları öne çıkarıp önemli gösterebiliyor (Agenda Setting).

– Medya bir konunun bazı yönlerini öne çıkarıp belli yorumların olușmasını sağlıyabiliyor (Framing).

– Medya bir fikrin toplum tarafından nasıl görüldüğünü aktarabiliyor (Vermittlung der Meinungsklima).

– Medya kullanıcılarının direk ya da indirek bazı sorunlar hakkındaki tutumunu etkiliyebiliyor (Persuasion).

– Medya belli faaliyetlere yönelme dürtüsünü verebiliyor (Handlungsimpulse).
Bu maddeleri biraz daha detaylandırırsak daha kolay anlașılır düșüncesindeyim.

Kitle iletișim araçlarından hangisinin daha etkili olduğu konusunu değerlendirirken farklı kriterleri gözönünde bulundurmak gerek. Kișinin eğitim seviyesinden tutun da içinde bulunduğu ortama kadar farklı șartların gözönünde bulundurulmasına göre etkisi de farklılık arzedebiliyor.

Kitle iletișim araçları fikir olușumunda kısa ve uzun vadeli etkilere sahip. Özellikle güncel politik konular hakkında hazırlanan programlarda, konuyu ele alıș durumlarına göre etkileri farklı olabiliyor. Öncellikle yeni ortaya çıkmıș bir mesele hakkındaki tutumları daha etkili ve belirleyici oluyor.

Belli bir konu ve programla sınırlı kalmadan konu edindikleri temanın ele alıș biçimini uzun vadede tekrarlıyarak bir fikrin yer edinmesini sağlıyabiliyorlar.

Son yıllarda bilgi aktarımına dayalı brogramların fikir olușumunda etkisinin özellikle arttığını söylüyebiliriz. Bir konu kısa süre içinde farklı yöntemlerle yoğun bir șekilde gündeme getirildiğinde daha fazla etkili oluyor. Politik konularda bu etki daha fazla görülüyor. Politikacılar yaptıkları basın açıklamalarıyla önemli gördükleri konuları gündeme tașımaya çalıșıyorlar. Televizyon ve günlük basın bu alanda önemli bir rol alıyor.

Kitle iletișim araçları bir konunun bazı yönlerini öne çıkarıp bazı yönlerini de arka plana atarak  fikir olușturmada önemli bir etkiye sahiptirler. Bu yönüyle bakıș açısını olușturmada önemli bir faktördürler. Ilginç olanı, kitlelerin bunun pek farkında olmayıșlarıdır. Yani kiși farkında olmadan kullandığı kitle iletișim aracının bakıș açısını sahiplenmiș oluyor.

Kitle iletișim araçları kullanıcılarını doğru bilgilendirmekle yükümlüdürler. Ancak bunun ne derece gerçekleștiği konusunda kullanıcıya ciddi görevler düșmektedir. Kitle iletișim araçları bilinçli bir șekilde gerçekleri manüpule ettiklerinde kullanıcısını yönlendirmiș olacaklar. Bilinçli olan hiç kimse bașka birileri tarafından yönlendirilmek istemez. Fakat edindiği bilgiyi kendisinin olușturduğu bir süzgeçte geçirmezse ister istemez edindiği bilgiye göre az ya da çok yönlendirilmiș olacaktır. Kiși sorumluluğunun bilincinde olma mücadelesi vermediğinde, farkında olmadan kullandığı kitle iletișim araçlarının yönlendirilmesine kapılır. Bu da kitle iletișim araçlarını ellerinde bulunanların ișine gelir. Bu etkiyi azaltmak için farklı ülkelerde farklı denetim kurumları olușturularak vatandaș korunmaya çalıșılsa da genelde gücü elinde bulunduranların lehine sonuçlar çıkmaktadır. Burada ister istemez her kișinin kendi sorumluluğunu üstlenip bu tür yönlendirmelerde kendisini koruma aciliyeti ortaya çıkıyor.

Çağımızda gün geçtikçe kamuoyu araștırmaları daha sık ve daha derinlemesine yapılmaktadır. Bununla genel kanıyı ortaya çıkarma endișesi olduğu söylense de kamuoyu araștırmasını yaptıranlara bakmakta fayda var. Tüketicilerinin çoğunun ne böyle bir imkanı ne de isteği vardır. Araștırıldığında genelde kamu araștırmalarının arkasında belli çıkar ve beklentilerin olduğu görülebilir. Kitle iletișim araçlarını ellerinde bulunduranlar sadece bunlarla kalmayıp farklı yöntemlerle toplumu yönlendirmek isteyebilirler.

Bu anlamda televizyon kanalları en güçlü etkiye sahiptirler. Çünkü aynı anda göze ve kulağa hitabetme güçleri var. Son dönemlerde internetin de etkisi gitgide hisedilmektedir. Bunu günlük gazeteler ve haftalık yayınlar izlemektedirler. Toplumu eğitip yönlendirmede etkin olan klasik yöntemler yerlerini modern yöntemlere bıraktıkça dünyaya hükmetmeye çalıșan belli güç odakları daha etkin hale gelmekte, ulusal sınırlar gittikçe önemlerini yitirmekte, insan daha fazla manipuleye maruz kalabilmektedir.

Kiși ilgi duyuyor ve bunu gerçekleștiriyorsa kendisine göre bir fikir olușturur. Çünkü bu ilgi aynı zamanda olayı irdelemeyi de gerektiriyor. Ilgi duyulmayıp irdelenmiyorsa akıntıya kapılarak etkilenme daha güçlü olur. Bir de takılıp kalma riskini gözardı etmemek lazım. Kiși hep belli kitle iletișim araçlarını kullandığında bunların yayın politikası dıșına çıkmayacak fikirlerde donup kalabilir, kendisini onların bakıș açısına mahkum edebilir.

Fikirler kısa sürede olușup değișebilirler. Bakıș açısı ise uzun vadede olușur ve değișimi de zor olur. Eğer kiși belli bazı kitle iletișim araçlarını kullanma alıșkanlığını edinirse ona göre de onlardan etkilenme riskini fazlalaștırmıș olur.

Kiși kitle iletișim araçlarının yönlendirmeleri oranında bir etkilenme ve davranıșta bulunmaya kalkıșabilir. Örneğin seçimlerde oy kullanımında kitle iletișim araçlarının yönlendirmesi bilinen bir șey. Bir bașka örnek de, bir felaketi konu edinen bir programdan sonra bașlatılan bağıș kampanyasının seyirci üzerindeki etkisi.

Ne zaman bir kitle iletișim aracının etkisi özellikle yüksek olur? Bu soruyu sadece bir kitle iletișim aracını gözönünde bulundurarak cevaplamak gerçekleri yansıtmaz. Bu etkileșimi bir süreç olarak görmeli ve bu süreç içerisinde bir çok faktörü gözönünde bulundurmalıyız. Burada politik aktörlerin katkısını, çıkar gruplarının etkisini vs faktörleri de hesaba katmak gerekir. Bu süreçte kitle iletișim araçlarının rolü merkezi bir ișleve sahip.

Almanya’da yapılan araștırmaya göre televizyon hızlılığı, güncelliği, görüntülülüğü gibi yönleriyle kitle iletișim araçları içerisinde en etkili olanı olmaya devam etmektedir. Eğitimli kesime hitap etmesi, daha detaylı bilgi vermesi ve uzun süreli etkileyiciliğiyle basın fikir olușturmada daha etkili. Özellikle oboneliklerde bu etki daha belirleyici ve kalıcıdır.

Belli bazı alanları gözeterek etkiyi anlamaya çalıștığımızda internetteki bazı firmaların öne çıktığını ve buna göre de etkisinin daha fazla olabileceğini hesaba katmak zorundayız. Örneğin video alanında You Tube, arama motoru alanında Google, sosyal medya alanında Facebook ve Twitter muazzam etkilere sahiptirler. You Tube’un Google’ye ait olduğunu gözönünde bulundurduğumuzda durum daha da devasalașmaktadır.

Olup bitenleri aktarmak, vatandașı haberdar etmek gibi çok masumane bir görüntüye sahip olan haberleri bile șair farklı görüyor.

„Ajans haberlerinde kirleniyor insanlık
Bütün sevinçler çarmıhta hızla yaşlanıyor“[ii]

Stuttgart, 20.04.2016

 

[i] Bu makalenin yazılmasında așağıdaki internet sitesindeki „Meinungsbildung und Kontrolle der Medien (Fikir Olușturma ve Medyanın Denetimi)“ adlı makaleden faydalanılmıștır. http://www.bpb.de/gesellschaft/medien/medienpolitik/172240/meinungsbildung-und-kontrolle-der-medien?p=all

[ii] A.Hicri İzgören’in “Çığlık” șiirinden.

KUR’AN-IN ANLAŞILMASI VE BATI DİLLERİNE ÇEVİRİSİ*

İlk emri  “oku” olan bir   kitabın anlaşılmamasından sözetmek garip gelse de, bu kitabın yeteri düzeyde anlaşılmadığına dair seslerin yükseldiğine şahit olmaktayız. Kur’an, baştan sona ezberlenip sıkça  okunan bir/tek kitap olmasına rağmen,  çoğu zaman doğru anlaşılmamıştır. Bu yöndeki iddialar, ne yazık ki bir gerçeğin ifadesidir.

Dünyanın dörtbir yanında, milyonlarca insanın bazen birbirleriyle çelişen uygulamalarına aynı kitabı referans göstermeleri yanlış anlaşıldığının en açık örneği.

Ondört asırdır insanların okuduğu, iman veya red ettiği, sayılamayacak kadar lehinde ve aleyhinde yazdığı, bilimsel araştırmalara konu yaptığı bu kitap, halen farklı şekillerde anlaşılıp insanların gündemlerini oluşturması, günümüzde de canlılığından bir şey kaybetmediğinin en bariz delili.

Dinamik özelliklere sahip bir eser ancak bu kadar uzun bir süre insanların gündemini bu yoğunlukta oluşturabilir. Bu özelliklere sahip kitapların insanlığa ışık tuttuklarına şahit olmaktayız. Başka bir ifadeyle, Allah tarafından peygamberleri vasıtasıyla insanlara iletilen ilahi kaynaklı kitapların asırlarca insanların gündemlerini oluşturup ilhamlarına kaynaklık ettiklerini görmekteyiz.

Son ilahi kitap olan Kur’an-ı Kerim, kendisini birçok ayetiyle biz insanlara tanıtmaktadır. Buna rağmen Kur’an’a inanan insanlar tarafından dahi, Kur’an-ın kendisini ifade ettiği şekliyle yeteri derecede anlaşılmadığını müşahade etmekteyiz. Büyük bir kısmı bu kitabı hiç okumadan atalarından miras kalan kulaktan duyma bilgilerle yetinirken, bir kısmı da Kur’an-ı okuduğu halde, ayetlerin tanıttığı gibi anlamakta zorluk çekmektedir. Bu saplantının en önemli nedeni, tarihi süreç içerisinde oluşturulmuş önyargılardır. Ali Şeriati’nin förmüle ettiği insanın dört zindanı(Tarih, toplum, benlik ve  tabiat)[i] da bu gerçeğe işaret etmektedir.

Kur’an-ın, kendisine iman eden insanlar tarafından, ayetlerde belirtilen şekliyle yeteri derecede anlaşılmamasına karşılık, iman etmeyen insanlar tarafından doğru bir şekilde anlaşılması beklentisi içinde olmak safdillik olur.

Kur’an, kendisinden önceki ilahi kaynaklı kitapların, bağlılarınca tahrif edildiklerini dile getirdiğinde, bu müslümanlar tarafından Cevdet Said’in ifadesiyle: “Bu iş bize öyle bir biçimde aktarıldı ki biz işi, Incil ve Tevrat’ta yararlanılabilinecek işe yarayabilecek hiç bir bilginin olmadığı sonucuna ulaştırdı”.[ii] Peki ya Hz. Muhammed’e (SAV) vayh edilen Kur’an diğer dinlerin mensuplarına ne şekilde ulaştırıldı ve onlar tarafından nasıl algılandı? Bu sorunun cevabını yani Kur’an-ın hrıstiyan alemine yansıtılmasını Hartmut Bobzin’den[iii] özetle aktaralım:

Yazarın ifadesiyle müslümanların yönetimi altında yaşıyan Suriyeli hrıstiyanlar  Kur’an-ı direk tanıyabilme imkanlarına sahip değildiler. Çünkü Hz. Ömer bunlarla yaptığı anlaşmada bu insanların çocuklarına Kur’an-ı öğretmelerini yasaklamıştı. Bu yasak doğulu hrıstiyanların Kur’an-ı okuyup başka dillere tercüme etmelerini engelledi.[iv]

Islam topraklarının komşusu durumundaki Bizans’da ise İslam, hrıstiyan dininin sapık bir mezhebi olarak görüldüğü için , uzun yıllar onunla hiç ilgilenilmemiştir.

Ilk olarak 9.yy’da Bizanslı Niketas adındaki bir din bilgini, halk diliyle yunancaya tercüme edilmiş Kur’an-ın bir tercümesini elde etmiş ve o zamanki Bizans kralı 3. Michael’in (842-867 yılları arasında krallık yapmıştır) emriyle “Arap Muhammed’in Tahrif Kitabına Reddiye” adında bir kitap kaleme almıştır. Bu kitap zamanın Bizansında çok rağbet görmüştür.

Genel olarak hrıstiyan aleminde, 8.yy’da müslümanların yönetimindeki bölgede yaşıyan ortodoks hrıstiyan dinbilgini Şamlı Johannes’in Kur’an hakkındaki “gülünç kitap” tanımlaması, yüzyıllarca belirleyici olmuştur.

13.yy’ın başlarında, İslam topraklarında  misyonerlik yapmış, arap diline vakıf, islam alimleriyle birçok tartışmaya girmiş Sen Dominikan papazı Ricaldo da Monte Croce’nin latince yazdığı bir kitapta Kur’an-ı, “düzensiz, birçok çelişkilerle dolu bir kitap”  nitelemesi, Avrupa’da uzun süre etki bırakmıştır. Zira Ricaldo’nun kitabı cok sayıda basılıp satılmış ve Avrupa’da  birçok dile çevrilmiştir. Yalnızca Ricaldo değil, İslam aleyhine yazan bütün yazarlar Kur’an-ı,  içerik ve şekil bakımından incil ile mukayese etmiş ve Kur’an-ın değersiz,  yalanlardan ibaret bir kitap olduğu yargısını işlemişlerdir. Hz. Muhammed (SAV), hep Kur’an-ın yazarı olarak nitelendirilmiştir.[v] Yazara göre hrıstiyan bilginleri Kur’an-ı Incil’le mukayese edip çelişkilerini ortaya koymaya çalışırlarken hep iki ihtimalden yola çıkmışlardır. Birincisi; Muhammed, Hz. Isa’nın Allah’ın oğlu olduğunu redetme düşüncesini, bu düşünceyi red eden hrıstiyan din alimlerinden Arius (öl.336) veya Nestorius (öl. 451)’un bağlılarından elde ettiği bilgilere dayanarak yazmıştır. Ikinci ihtimal; Muhammed sahip olduğu eksik eğitim ve elde edebildiği eksik kaynaklarla Kur’an-ı yazmıştır. Her iki ihtimalde de Muhammed (SAV)’in vahy alan bir peygamber değil, kendisinden önceki ilahi kaynaklı Incil’den esinlenerek Kur’an-ı yazdığı, Kur’an-ın vahy olamıyacağı iddiasında bulunmuşlardır.

Peki hrıstiyan dünyası Kur’an hakkında yazılanlardan ziyade, tercüme de olsa Kur’an ile ne zaman direk olarak muhatap olabilmişlerdir?

Başarısızlıkla sonuçlanan I. Haçlı seferinden (1096-99) sonra Petrus Venerabilis (öl. 1156) Islam’ın silah gücüyle değil, sözün gücüyle ancak alt edilebilineceğine kanaat getirmeye başlamıştır. Petrus 1142 yılında Ispanya’nın hristiyan bölgesine yaptığı bir ziyarette metamatik ve astronomi eserlerini arapçadan latinceye tercüme eden ingiliz Robert von Ketton’u Kur’an-ı arapçadan latinceye çevirmeye ikna etmiştir. Robert’in anadili arapça olan birisinin yardımıyla gerçekleştirdiği tercüme bir çok eksikliğe rağmen müthiş bir rağbet görmüş, 5 asırdan fazla batı hrıstiyan dünyasının Kur’an hakkındaki bilgilerine temel kaynak olmuştur. Bu tercümeye dayanılarak Kur’an italyanca, almanca, hollandaca olmak üzere birçok dile çevrilmiştir. Bu çevirinin tam 400 yıl sonra Isviçre’nin Basel şehrinde tekrar baskısı yapılmak istendiğinde, hrıstiyan bir şehirde Kur’an gibi bir kitabın baskısının yapılıp yapılamıyacağı üzerine  büyük tartışmalar olmuştur. Basılmasına taraftar olanlar karşı tarafın inançları hakkında bilgilenmenin gerekliliğini ileri sürerlerken, karşı çıkanlar okuyucu üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkiyi gerekçe göstermişlerdir. Şehir meclisi ancak Martin Luther’in onayıyla tercümenin baskısına izin verebilmiştir. Talebin çok olması üzerine 7 yıl sonra yeni baskısına ihtiyaç duyulmuştur. Unutmamak gerekir ki bu dönemde hrıstiyanlıktaki teslis inancına itiraz eden bir hrıstiyan akımın varlığı, bu tartışmayı daha da kızıştırmıştır. Çünkü Kur’an da teslis inancını şiddetle redetmektedir.

Doğrudan arapçadan Avrupa’daki bir halkın diline yapılan ilk Kur’an tercümesi, 1647 yılında fransızcaya yapılan tercümedir. Mütercim Andrê du Ryer (öl. 1688), uzun yıllar İslam aleminde Fransız Konsolosu olarak görev yapmış bir kişidir. Kitabın ilk cümlesindeki ifadeler Kur’an hakkındaki olumsuz bakış açısında halen bir değişmenin sözkonusu olmadığını bize göstermektedir. Rönesans hareketinin fransızcaya  kazandırdığı önemin etkisiyle bu tercümeye de büyük bir rağbet olmuştur.

Arapçadan almancaya direk olarak yapılan ilk Kur’an tercümesi, 1772 yılında gerçekleşmiştir. David Friedrich Megerlin’in (1699-1778) arapçadan almanyaca çevirdiği Kur’an tercümesinin başlığı çok ilginçtir: “Türk Incili veya Kur’an”. Başlığın yanındaki sayfada bulunan bir resmin altında “Mahumed, sahte Peygamber” ibaresi bulunmaktadır. Megerlin’in tercümesindeki hatalar ve önyargılar Goethe’nin tepkisine neden olmuş, kitap Goethe tarafından “sefilce bir çalışma” olarak eleştirilmiştir.

Ilk olarak ünlü katolik dinbilgini Johann Adam Möhler (1796-1838) Kur’an-ı bir dine kaynaklık eden temel kaynak olarak dile getirmiştir. Yazdığı bir makalede, hakim görüşe karşı çıkarak Muhammed’in (SAV) sahte bir peygamber ve Kur’an-ın da boş bir kitap olmadığını ifade etmiştir. Möhler’in 1830’da dile getirdiği bu düşünce, bir yüzyıldan fazla görmemezlikten gelinmiştir. Ancak II. Vatikan Konsili’nin ” Kilisenin Hrıstiyan Olmayan Dinlerle Olan Ilişkisi” adlı açıklamasıyla Hz. Muhammed ve Kur’an-ın bahsi edilmese de diğer dinlerin daha iyi anlaşılabilmesine bir kapı aralanmıştır.[vi]

En basit bir kitap dahi başka bir dile çevridiğinde bir anlam kaymasına uğramaktadır. Kur’an gibi bir kitabın ise anlam kaymasına uğramadan başka bir dile tercüme edilmesini beklemek doğru olmaz. Insanların düşüncelerini ifade edebilmek için geliştirdikleri sembollerin adıdır dil. Toplum içindeki bir sembol, ya da bir kelime ortak bir çağrışım yapmaktadır. Çünkü her sembol bir süreç içerisinde oluşmakta ve anlam kazanmaktadır. Herhangi bir dildeki herhangi bir kelime/kavram, içinde oluştuğu toplumun yaşam ve inanç biçimine göre anlam kazanır, eğitimle nesilden nesile aktarılır. Aynı kelimenin karşılığı başka bir dilde bulunsa da toplumların yaşam ve inanç biçimine göre az da olsa farklılıklar arzedebilmektedirler. Bu farklılık ister istemez tercümelere de yansımaktadır. Bunun içindir ki İslam alimleri, Kur’an meallerinin Kur’an olarak isimlendirilemiyeceğini, ancak “Kur’an Meali” olarak isimlendirilebileceğini dile getirmişlerdir.

Mütercimin iki dili çok iyi bilmesinin yanında iki dilin içinde oluşup geliştiği iki kültürü de çok iyi bilmesi gerekir. Aksi durumda dil açısında olmasa da anlam açısında çok büyük hatalara, farkında olunmadan yol açılabilinir. Mesele bir hrıstiyan ile sohbet ettiğimizde rahat bir şekilde, “sizde Incil ne mana ifade ediyorsa bizim için de Kur’an o demektir”, dediğimizde farkında olmadan çok büyük bir hataya düşmekteyiz. Çoğumuzun aklına bu ifadeyle hemen Incil tahrif edilen bir kitap olduğu için elbetteki Kur’an ile aynı olamıyacağının kast edildiği gelebilir. Halbuki durum bundan ibaret değildir. Biz Avrupa’daki müslümanların çoğu Incil’in hrıstiyanlarca nasıl bir kitap olarak algılandığından bile habersizizdir. Biz “Incil sizin için ne ise Kur’an da bizim için odur” ifadesini kullanırken Kur’an-ın bize Incil hakkında söylediklerinden yola çıkarak bunu söylemekteyiz. Oysaki sohbet ettiğimiz hrıstiyan kendi inancındaki bilgilerden yola çıkarak ifademizi anlamaya çalışacaktır. Işte bu durumda da aynı ifadeden iki farklı anlam çıkacaktır.

Oysa ki, bizce yanlış da olsa, bir hrıstiyan Hz. Isa (AS)’ı Allah’ın oğlu olarak kabul etmekte ve Incil’i de onun sözleri olarak. Ve hiç bir zaman da Hz. Isa (AS)’ı Incil’in yazarı olarak da ifade etmemektedirler. Onlara göre Incil Hz. Isa (AS)’ın havarileri tarafından yazıya dökülen Hz. Isa (AS)’ın sözlerinden başka bir şey değildir.

Bu durumda Incil dediğimizde bir hrıstiyan Allah tarafından Cebrail (AS) vasıtasıyla Hz. Isa’ya vahy edilen bir ilahi kitabı değil, havarilerin Allah’ın oğlu (aynı zamanda kendisi de bir ilah olan) Isa’dan duyduklarından bize aktardıklarını anlamaktadırlar. Bu iki anlayışın da çok farklı anlayış biçimleri olduğu gün gibi ortadadır.

Iki insan arasındaki  iletişimin doğru bir şekilde gerçekleşebilmesi için, sadece sözü söyleyenin düşüncesini çok güzel bir şekilde formüle etmesi yetmemektedir. Karşı tarafın doğru bir şekilde (sözü söyleyenin anlatmak istediği şekilde) anlayabilmesi de çok önemlidir. Bunun için de birbirlerinin düşüncelerinden, inançlarından, yaşam biçimlerinden, kültürlerinden, vs… az çok haberdar olmaları gerekir.

Müslüman alim A.M.A. Zaidan’ın almanca Kur’an tercümesinin önsözündeki şu ifadeleri dikkatlice okunmalıdır inancındayım: “Milyonlarca müslümanın içlerinde yaşamasına rağmen Avrupa ve Batı, İslam ve onun temel kaynakları hakkındaki ilmi araştırma ve yayınlarında halen düşük bir seviyede bulunmaktadır. Almanca hrıstiyanlığın  belirleyici olduğu bir tarihi süreç içerisinde geliştiği için, İslamın anlaşılmasında İslami kavramların almancaya kazandırılması bir zorunluluk arzediyor. Islami terimler doğru bir şekilde kullanılmadan Kur’an çevirisinin[vii] almancaya doğru bir şekilde yapılması ve İslamın objektif bir görüntüsünün oluşması mümkün değildir. Uzun yillara dayalı dinlerarası diyalog çerçevesindeki ve Frankfurt’taki Johannes-Wolgang-Goethe üniversitesinde öğretim görevlisi olarak  elde ettiğim tecrübelerim bu teoriyi destekleyici yöndedir.

Yanlış veya içleri yanlış doldurulmuş kavramların müslümanlarla müslüman olmayanların barış içerisinde beraberce yaşamaları üzerindeki olumsuz etkileri uzun süre görmemezlikten gelinemez. Islami kavramların yanlış bir şekilde almancaya çevirilerinin, Almanya’da farklı dinlere mensup insanların beraberce barış içerisinde yaşamalarını tehlikeye düşürdüklerini aşağıdaki örnekle açıklamaya çalışayım:

Kurani bir kavram olan ‘veli’ terimi yanlış bir şekilde ‘arkadaş’olarak almancaya çevrildiğinde, bu tercüme müslümanların müslüman olamayanlarla beraberce yaşamasını ciddi bir şekilde etkiliyecek ve birçok ayetin yanlış anlamasını beraberinde getirecektir.”[viii]

Hep başkaların bizi yanlış analadıkları suçlamasında bulunmamız, müslümanın herhalukarda olması gereken adillik sıfatına yakışmaz. Şu anda müslüman göçmenlerin kırk yıldan fazladır içinde yaşadığı batı toplumu birçok dini  konuda, müslümanları halen atalarının şu veya bu şekilde kendilerine aktardıkları şekilde tanıyorsa, müslümanların da bunda payının olduğunu unutmamak gerekir. Sadece batılıların değil, biz müslümanlarca tercümesi yapılan İslami eserlerimizde yapılan büyük, affedilmeyecek derecedeki[ix] hatalar tarihi süreç içerisinde müslümanlar hakkında oluşmuş önyargıları perçinlemekten başka bir işe yaramaz.

 

Bilgi çağı olarak nitelendirilen günümüzde halen bir çok şeyin ataların aktardığı şekliyle bilinmesi, kaynağından öğrenmeye engelin geçmişte mevcut olan maddi imkansızlıklardan ibaret olmadığının göstergesidir. Kur’an gibi bir kitabın hakkıyla anlaşılabilmesinin en önemli şartlarından biri de kelimelerin manalarını kavrayabilecek ortamı yakalayabilmektir. Dile getirdiği kavramların manalarının dilini anlayabilmektir. Cevdet Said’in şu ifadelerinin üzerinde düşünülmesinin Kur’an-ı anlamaya bizi bir adım daha yaklaştırabileceği inancındayım. “Kuşkusuz bütün peygamberler yepyeni bir kavrayış, yepyeni bir anlayış biçimi getirmişlerdir. Insanın anlama/kavrama biçimini tümden dönüştüren bir şey/mesaj, düşünme biçimi geliştirmişler. Böylece insan, kendine özgü yasaları olan yepyeni bir aleme geçmiştir.”[x]

Bir toplumun kendisine ulaştırılan yeni bir düşünceye gösterdiği ilk tepkinin oranı kendilerine iletilen mesajın içeriğinin doğruluğu veya yanlışlığıyla değil, mesajın içerdiği düşünme biçimi/tasavvurunun kendilerinkiyle olan yakınlık veya uzaklığıyla doğru orantılı olduğu inancındayım. Eğer mesaj hayata bakış açılarına, kavrayış ve anlayışlarına müdahale etmiyorsa, pek ala tahammül gösterilebilinmekte, hatta zamanla sahiplenilebilmektedir.

Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlerin aynı dili konuştuğunu Kur’an bize bildirmektedir. Aynı dili konuşmak, elbetteki aynı sesleri çıkarmak şeklinde anlaşılmamalı. Eğer aynı sesleri çıkarmak, aynı dili konuşmak olsaydı, Türkiye’de en azında türkçe konuşabilen insanların birbirlerini anlamaları gerekirdi. Insanların birbirleri hakkındaki yargıları, birbirlerini anlamadıklarını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.  Işte Kur’an: “Oysa biz senden önce de peygamberleri yalnızca: ‘Benden başka tanrı yok, öyleyse (yalnızca) bana kulluk edin!’ diye vahyederek gönderdik.”[xi] buyururken, bütün peygamberlerin aynı dili konuştuklarını bize haber vermektedir. Bu anlamda ne zamanki biz müslümanlar aynı dili konuşabildikse, işte o zaman Kur’an-ın doğru bir şekilde anlaşıldığından sözedebiliriz. Biz müslümanlar Kur’an-ı doğru bir şekilde anlamadıkça, müslüman olmayanların Kur’an-ı okurlarken niçin anlayamadıkları yakınmasında bulunmaya hakkımız yoktur.

Kur’an-ı okuyan birçok insan, hala onu yanlış anlıyorsa, bunun temel sebebi Kur’an’ın anlaşılamıyacak bir dile sahip olmasından değil, bilakis bu insanların Kur’an-ı kavramların sahip olduğu düşünme biçimini içselleştirmemeleri veya içselleştirmek istemeyişleridir.

“Gerçek şu ki bu (Kur’an), Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyan herkes için bir öğüt ve uyarıdır”[xii]

 

*Bu makale 2002 yılında Haksöz dergisinde yayınlanmıştır.

[i] İnsanın dört zindanı

[ii] Cevdet Said, Adem’in Oğlu Habil Gibi Ol, Yeni Bir Kimliğin Inşası. Türkçesi: Abdi Keskinsoy, Istanbul, 2000, sayfa 20

[iii] Hartmut Bozbin, Der Koran, Eine Einführung, München 1999

[iv] Böyle bir iddiayla ilk defa karşılaştığım için doğru ve yanlışlığını araştırma imkanım olmadı.

[v] Yazarın kendisi de kitabının ilerleyen sayfalarında direk olarak Hz Muhammed (SAV)’ı Kur’an-nın yazarı olarak dile getirmese de, ifade şekilleriyle aynı çağrışımın okuyucunun hafızasında uyanmasına sebebiyet vermektedir.

[vi] Yazarın dile getirdiği bu tespitin pratikte ne kadar geçerlilik arzettiği elbetteki  tartışılır. Bir dinin mensuplarının diğerleri üzerinde tahakküm kurmalarına dayanak olarak kendi dinlerininin hak olduğunu sebep olarak göstermeleriyle, inançlarının hak olduğunu dile getirmeleri farklı değerlendirilmelidir

[vii] Zaidan, Kur’an-ın başka bir dile tercümesinin mümkün olamayacağını dile getirmekte ve tercüme denilen şeyin, yazarın Kur’an-dan anladiğinin başka bir dile çevrilmesi olarak dile getirmekte. Bu sepeple de kendi tercümesine Kur’an-ın almanya tercümesi yerine, „At-tafsir“ adını vermiştir.

[viii] Amir M. A. Zaidan, AT –TAFSIR: Eine philosophisch, islamologisch fundierte Erläuterung des Quran-Textes, Offenbach, ADIB-Verlag, 2000, ISBN 3-934659-01-2, S.17

[ix] Timaş Yayınlarından yayınlanan,  Mehmet Emin Ay tarafından büyük ihtimalle türkçe yazılmış ve daha sonra almancaya tercüme edilmiş (mütercimi ve baskı yılı belli değildir) “Der Prophet und die Kinder”, adlı çocuklara yönelik kitapta, güzelim muslim kelimesi dururken “mohammedaner” kelimesinin kullanılması gerçekten afedilmeyecek bir hataya en açık bir örnektir.

[x] Cevdet Said, Adem’in Oğlu Habil Gibi Ol, Yeni Bir Kimliğin Inşası. Türkçesi: Abdi Keskinsoy, Istanbul, 2000, sayfa 48

[xi] Enbiya Süresi (21): 25 (M. Esed meali

[xii] Hakka Süresi (69): 48 (M. Esed meali)